Kuran Nesli TV
Image default
Söyleşiler

“Kur’ani İnkılap, toplumun vahiyle inşasından geçer” – “Günümüz Müslümanları sarayları hedefliyor” – Pamak’la söyleşi: Vasat ümmeti niçin inşa edemedik?

Tahkikat.net sitesinin Mehmet Pamak’la gündem üzerine söyleşisinin üçüncü bölümünü istifadenize sunuyoruz. Bu bölümde ağırlıklı olarak Suriye ve Mısır’daki gelişmeler ve toplumsal dönüşüm üzerinde konuşuldu.

Tahkikat : Toplumsal dönüşümden söz ettik. Suriye 3 senedir bir vakıa yaşanıyor. Suriye halkının durumunu nasıl görüyorsunuz? Muhalefetin, savaşan güçlerin durumunu nasıl görüyorsunuz? Son zamanlarda daha yoğun olarak İslam eksenli birlikteliklerden söz edilmeye başlandı. Geçenlerde 13 askeri birlik Ulusal Konseyi reddederek biz İslam’ı referans alıyoruz ve İslam istiyoruz dediler. Yine İslam ordusu adında 43 birliğin katıldığı bir birliktelik kuruldu. Bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Pamak : Öncelikle oradan gelen bilgiler, gidip gelen kardeşlerimizden dinlediklerimiz ve güvenilir haber kaynaklarında yer alan bilgiler, tam bir kaosun yaşandığını, yüzlerce birbirinden kopuk birliğin Esed rejimine karşı savaştığı ve aralarında hem fikri, hem de koordinasyon sorunlarının yaşandığı ve çok büyük imkansızlıklar içinde bulundukları bildiriliyor. Halk kitleleri ise en zaruri ihtiyaçlarını bile karşılamaktan mahrum duruma düşmüş vaziyette. Katil Esed ordusu, emperyalistlerin doğrudan ve dolaylı destekleriyle, uçaklar, toplar, tanklar, füzeler ve kimyasal silahlarla, büyük tahribata ve can kayıplarına yol açan varil bombalarıyla alçakça katliamlar işlemeye devam ediyor. Tam bir soykırım yaşanıyor. Katil kâfir orduların vahşi ve acımasız, ölçüsüz saldırıları sonucu, bütün ülke her bakımından dibe vurmuş, yakılmış, yıkılmış, neredeyse harbeye dönmüş ve tamamen çökmüş vaziyette. Tabii ki, bu kaos ortamında direnen Müslümanların işi çok zor, Allah yardımcıları olsun ve bizleri de bu kardeşlerimize yardımcılar kılsın. Bazı İslami direniş gruplarının İslami şiar ve ilkelerini belirleyici kılarak birlikte hareket kararına doğru yönelmeleri, aslında baştan beri var olması ve bu sebeple de geç de olsa gerçekleşmesi olumluluk olarak takdir edilmesi gereken bir gelişme.

Tahkikat : Peki Müslümanların silahlı mücadeleye başvurmalarının şartları sizce oluşmuş muydu?

Pamak : Daha önce ifade etmiştim, şu anda Müslümanlar Mekke dönemindedir hemen hemen her yerde. İslam’ın hâkim olmadığı cahiliye toplumu hüviyeti taşıyan içinde Müslümanların da bulunduğu cahiliye toplumları öz konusudur. Aslında bu bakımdan değerlendirildiğinde her yer cahiliye dönemi Mekke’si konumundadır. Mekke’de ne silahlı mücadele ile yönetimi ele geçirmeye çalışma var, ne de sistem içi araçları kullanarak (bugünkü karşılığı olarak demokratik yöntemle) Dar’un  Nedve’ye girmek gibi bir çaba var. Bu ikisi de İslami değil. Ama bir toprak işgal edilirse, ya da azgın bir despot yönetim Müslümanlara zulmederse ve katliamlar yaparsa ona karşı “nefsi müdafaa” alanında bir silahlı karşılık hak haline gelebilir, böyle bir içtihad yapılabilir. Ama orada da tarih boyu İslam âlimlerinin görüşüne göre, özellikle de “Ehl-i Sünnet” diye tanımlanan (ki ben bu tür tanımları, İslam içinde bu tür kategorize etmeleri doğru bulmam, görüşü sahih âlimler için “İslam, Müslüman, Muvahhid” sıfatı ve “Kur’an-Sünnet çizgisi” tanımlaması bana daha sıcak, daha kuşatıcı, daha anlamlı ve yeterli gelir, bu sebeple tarihsel süreçte üretilmiş bir ekolün taraftarı olmaya pek yatkın değilim, doğru da bulmam. Ayrıca her Müslüman’ın aynı zamanda sünnete de bağlı, yani sünnet ehli olması gerektiğini düşünürüm) âlimlerin çoğu ve İmam Ebu Hanife yüzyıllar öncesinde söylediklerinden bugüne uyarlayarak çıkacağımız sonuç şudur ki; zalim bir sultanı devirebilmek için Müslümanların ciddi örgütlenmesinin, yeterliliğinin olması (birlik ve beraberliğinin olması, bağımsız bir İslami otoritenin istişari yönetiminde sevk ve idare edilebiliyor olması, güç birikimlerinin o zalim sultanı alt edebilecek seviyede olması) ve Müslümanların toptan kırdırılmayacağı ihtimalinin yüksek olması, yani sonucun Müslümanların yok oluşuna varmayacağı zannının galip zan olması gerekir. Ben bu fıkhi çıkarıma katılıyor, doğru buluyorum.

Eğer sonuçta Müslümanlar kırılacaksa ve eğer o savaşı başlatmamak Müslümanların elindeyse başlatmamak gerekir. Hani katiller üstünüze gelir ve siz onlara ve o yerde mevzii olarak kendinizi savunmak zorunda kalırsınız bu ayrıdır. Ama buradan kalkarak genel bir savaşı başlatmayabilirsiniz. Resulullah (s)’ın en yakınları şehit ediliyor ama o yine de silahlı bir mücadeleye başvurmuyordu, Allah buna müsaade etmiyordu. Neden? Çünkü henüz davet tüm insanlara yeteri seviyede ulaştırılmış değildi, saflar belirginleşmemişti, Müslümanların gücü yeterli değildi. Müslümanların güç ve otoritelerinin ortaya çıktığı, bağımsızlıklarının oluştuğu Medine’ye ulaşılmamıştı. Mekke’de şehit edilen Müslümanların sayısının o günkü Müslümanların sayısına oranı, Suriye’de Müslümanlar silahlı karşılık verene kadar şehit edilen toplam Müslüman sayısının bu günkü Suriyeli Müslüman sayısına oranından fazladır, oran bakımından mukayese ediyorum. Bunları “Suriye’de Müslümanlar öldürülüyorlardı silahlı mücadeleye mecbur bırakıldılar” izahı getiren kardeşlerimizi düşündürmek bakımından söylüyorum. Mekke’deki Müslüman sayısı içinde şehid edilenlerin oranı, silahlı mücadeleye başlayana kadar öldürülen Suriyeli sayısının Suriyeli Müslümanlar içindeki oranından daha fazladır. Öncelikle bunun altını çizelim.

İkincisi Müslümanlar karşı tarafı iyi okumak zorundadırlar. Bu alçak güç, bu kâfir katil yönetimin arkasında kim var, gücü ne, bunu tahlil etmeleri lazım, yani böyle bir okuma yapmadan, karşı tarafın gücünü, arkasındaki güçleri ve kendi gücünü dikkate almadan silahlı mücadeleye girilmez. Baktığınızda görürsünüz ki, Esed katilinin arkasında Çin var, Rusya var, İran var, Hizip var, “Hizbullah” dememek için böyle diyorum. Bunların gücü var arkasında, silah akıyor bunlardan, hatta savaşçı militan akıyor. Senin ise kardeşim, örgütlülüğün yok, on yıllardır bu kâfir despot rejimin baskısı altındasın zaten, yeterli örgütlülüğünün olmamasında da mazursun. Liderlerinin çoğu yıllardır katliamlardan ötürü yurt dışında kalmışlar, içeride ciddi manada bir dağınıklık içerisindesin. Kadron yok, savaşacak yetişmiş elemanın yok ve en önemlisi silahın yok. Nereden alacaksın silahı? Suriye ordusundan kaçacak da birileri silahıyla gelecek veya sen baskın yapacaksın ele geçireceksin. Sürekli silah ve hatta asker akıtan İran ve Rusya’nın desteklediği zalim ve katil orduya karşı silahlı mücadele yapma imkânın ne derecededir?

Tahkikat : Peki, bu kadar zor şartlar ve dağınıklık içinde silahlı mücadele kararı verenler neye güvendiler?

Pamak : Tabii ki, özellikle Müslüman grupların Allah’a güvenine alternatif olmamak üzere, bütün muhalif gruplar maddi yardım bakımından da birilerine güvendiler, teşvik edildiler, cesaretlendirildiler. Türkiye’de o süreçte toplantılar yapıldı biliyorsunuz, Antalya’da İstanbul’da. Erdoğan iyi niyetle onlara destek verdi, biraz da teşvik etti. Erdoğan kime güvendi? ABD’ye, Avrupa’ya ve NATO’ya güvendi. Bunlar o zaman sözüm ona “Suriye’nin dostları” adı altında toplanıyor ve muhalefete destek vaadinde bulunuyorlardı. O zaman Clinton’un bir açıklaması vardı, bir kaç haftada Esed’in işi biter diyordu. Onunla kahkahalar eşliğinde ellerini çarparak “çak” yapan Davudoğlu da, Esed’in sonu için artık aylar ya da yıllardan değil haftalardan söz edebiliriz diyordu. Bu emperyalist devletlere ve kuruluşlara güvenilir mi? Ama maalesef  Türkiye hükümeti bunlara güvendi, muhalifler de en fazla Türkiye’ye ve kısmen de kimi Batılı ülkelerin destek veren açıklamalarına güvendiler (daha sonra ortada bırakıldıklarında ABD ve kimi Avrupa ülkelerine yardım yapmamaları sebebiyle serzenişte bulunan SUK ve ÖSO yetkililerinin açıklamalarından da bu anlaşılıyor) ve silahlı bir mücadeleye giriştiler. Bence hata yapıldı. Ve Müslümanlar bence yanlış bir içtihad yaptılar, ondan sonra da ortada bırakıldılar. 150 bine yakın insan katledildi,  alçak rejimin katil silahlı güçleri asimetrik silah güçleriyle hala da katliamlara devam ediyorlar. Bizim silahlı mücadele kararının yanlış olduğuna dair tespitimiz, direnen Müslüman kardeşlerimizin, Suriye halkının alçak rejim güçleri tarafından kitleler halinde katledilmesinden, neredeyse bir soykırıma doğru gidiliyor olmasından ve her şeye rağmen rejimin sürüyor olmasından kaynaklanan endişeler sebebiyledir. Keşke kardeşlerimizin gücü rejimi yıkmaya, katliamları durdurmaya ve katil Esed’den hesap sormaya yetseydi de, silahlı mücadele iyi oldu diyebilseydik. Nitekim İhvan temsilcisi kardeşlerimiz de “Mücahidler rejimi düşürme gücüne sahip olmadıkları için rejim sürüyor, mücahidler kendilerine yardımcı olacak başkalarına muhtaçtırlar” diye açıklamalar yapıyorlar. Nitekim 2. Cenevre’ye katılmak için de, “Rejimin silahlı güçlerine uçuş yasağı getirilmeli ve halkın öldürülmesi durdurulması, güvenlik ve insani yardım koridorunun açılması” taleplerinde bulunmaktadırlar.

Türkiye’ye dost ve müttefik olan, Suriye halkına da dost oldukları iddiasıyla ortaya çıkıp, “Suriye’nin Dostları” adı altında toplantılarda boy gösterip, Suriyeli muhalifleri Esed rejimine karşı kışkırtan, ama sonra da Esed güçlerinin Rusya ve İran tarafından desteklenen büyük katliamı karşısında onları da, yüz binlerce sığınmacının geldiği Türkiye’yi de yalnız bırakan ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya vb. Batılı ülkelerdir. Bunlar şimdi de, önce Rusya, sonra da İran ve Suriye ile yakınlaşma siyaseti içine girerek, İran ve Suriye’ye övgüler dizmekte, bir ABD yetkilisi, halkına yönelik bunca katliamı gerçekleştirmiş bulunan Suriye Baas rejimi için “terörist” nitelemesini doğru bulmadığını ifade edebilmiştir. Türkiye hükümeti, bu konuda yanlış yapmış, Suriye halkına da dost oldukları yalanını söyleyen batılı emperyalist dostlarına güvenip çok iddialı çıkışlarla Suriye muhalefetine bu konuda cesaretlendirmede bulunmuştu. Ama bir süre sonra önceleri gaz veren batılı dostlarınca ortada bırakılınca, o da sığınanlara barınak olmaktan başka bir şey yapamayarak silahsız bir halkı, güçlü silahlara sahip Baas katil ordusunun ve destekçileri İran, Rusya ve Hizbi Lübnan karşısında yalnız bırakma durumunda kalmıştı. Zaten Türkiye’nin batılılara güvenerek böyle abartılı ve iddialı meydan okumaları da, NATO’yu ikide bir göreve çağırması da, NATO’nun İran’a karşı İsrail’i savunma kalkanı radarını Malatya Küreciğe yerleştirmesi de, bölgenin bir sorununu bölge ülkeleriyle değil de emperyalistlerden medet umarak çözmeye kalkışması da utanılacak bir durumdu. Suriye halkının dostları unvanını hak etmeden kullanan Batılı emperyalistlerin, Türkiye’yi ve Suriye muhalefetini yalnız bırakıp, Rusya, İran ve Suriye ile yakınlaşmaya başlaması, hem Türkiye’yi hem de Suriye muhalefetini şaşırtmış bulunuyor. En azından ÖSO, dostu olduğunu ifade ettiği ABD’nin bu yaptığına bir türlü inanamadığını içeren açıklamalar yapıyor.

Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) Birleşik Komutanlığı Genelkurmay Başkanı Selim İdris ise, şunları söyleyebiliyor; “Uluslararası toplumun, akan bu kanı durduracağı konusunda hayal kırıklığına uğradık. Suriye halkı ve ardındaki hayal kırıklığına uğramış devrimci güçler adına ne söyleyebilirim ki… Uluslararası toplum artık bu rejimin kurbanlarını görmezden geliyor”. Suriye Muhalif Güçleri olarak kendilerine sağlanan her türlü silah ve mühimmatları doğru ellere teslim edeceklerini söyleyen İdris şunları da ekliyor: “Gelen tüm yardımları askerimiz, memurumuzla demokrasi ve özgürlüklerin inşa edilmesi için kullanılacağımızı garanti ederim. Bize sağlanan desteği aşırı gruplar olarak adlandırılan kişilere paylaşmamız mümkün olamaz, biz bu gurupları desteklemiyoruz, onlarla bilgi alışverişinde bile bulunmuyoruz, onlara mühimmat ve silah vermeyiz.” “Özgür Suriye Ordusu artık hazır ve biz ÖSO olarak ABD’li dostlarımızın yapacağı her türlü desteği memnuniyetle karşılayacağımızı belirtiyorum. Şu an komutamızda çok iyi organize olmuş askeri tugaylarımız ve taburlarımız mevcuttur”.

Tahkikat : Kimyasal silah kullanımı sebebiyle bir müdahalenin gündeme gelmesini nasıl değerlendirdiniz?

Pamak : Bugüne kadar ABD ve Avrupa başta olmak üzere tüm dünya bu alçakça katliamları seyretmeyi ahlaksızca sürdürüyor. Ve Allah korusun eğer bir müdahale yaparlarsa, tevhidi kesimlerin yerlerini şimdiden tespit ediyorlar, IHA’larla ilk vuracakları yerler Allah fırsat vermesin onların yerleri olacaktır. Çünkü bunların amacı Müslümanların tüketilmesi, kırılmasıdır. Esed’in bitiremediklerini de, Allah fırsat vermesin kendileri yok etmek isteyeceklerdir. Irak’ta Saddam’la savaşan Ensar-ül İslam vardı biliyorsunuz. Alçaklar, hani Saddam’ı devirmeye geliyordunuz ve bu insanlar Saddam’ın zulmüne karşı savaşıyordu, Talabani ve Barzani’nin ihbarlarıyla ve tabi kendi ajanları vasıtasıyla koordinatlarını belirlediler. Ve Irak’a füzeler yağdırmaya başladıklarında Türkiye semalarından atılan füzelerle ilk vurdukları yerler Müslüman kardeşlerimiz oldu. Yüzlercesini, o mücahit Müslüman kadroyu, dağlarda şehit ettiler. Aynı şeyi burada Suriye’dekilere de yapacaklardır. Amaç nedir? Suriye’yi Müslümansızlaştırmaktır. Dışarıdan gelen kardeşlerimizin desteği oldu. Ve içeridekilerin de ele geçirdikleri hafif silahlarla ve bir miktar da Türkiye üzerinden elde ettikleri silahlarla kendilerini korumaya çalışıyorlar. Oraya giden arkadaşlar söylüyor: “Üç kişi bekliyor, birisi şehit olursa arkadan onun silahını alayım diye”, yani silah yok herkese. Yani böyle bir pozisyondaki direnişte, Allah onların yardımcısı olsun ve korusun, ama alçak Rusya ve Çin yani doğu emperyalistlerinin ve batı emperyalistlerinin amacı bu bölgede İsrail’i rahatsız etmeyecek bir vasat oluşsun. Batı ve doğu emperyalistlerinin çıkarları burada korunsun. Burada İslami bir yönetim asla olmasın. İstekleri bu. Tabii ki bu da Müslüman kadroları yok etmekle olur. Onun için eğer bir müdahale söz konusu olursa, emperyalist uçaklar sözüm ona Esed güçlerine ve silah depolarına atış yapıyoruz derken, ilk vuracakları yerler Müslüman mücahitlerin kampları olacaktır, Allah fırsat vermesin.

Hani örnek vermiştim, mesela Çanakkale savaşının sonucu zafer diye yutturulur. Hâlbuki Müslümanlar ve İslam zaviyesinde Çanakkale bir hezimettir. Çanakkale’de, farklı rivayetler var ama, 250-300 bin civarında lise ve üniversite öğrencisi ve mezunu Müslüman nesil, o zaman o okullarda hep Müslüman kimlikli insanlar okuyor ve yetişiyordu, bu Müslüman gençler İttihat ve Terakkici, batının devşirdiği, kendi seküler değerlerinin savunucusu kıldığı komutanların komutasında, “Size ölmeyi emrediyorum” diyenler tarafından ölüme yönlendirildiler. Kimin komutasında? Alman General Won Sanders’in komutasında. Ve o Müslüman nesil, ileride ülkeyi yönetecek nitelikteki kadro orada bitirildi. Savaşta imkânları olmayan insanlar daha güçlü silahları olan düşman ordusunun üzerine süngüyle gönderilerek bu kadar adam öldürtülür mü? Geri çekilmek de bir taktiktir savaşta, baktın ki kitlesel kıyım olacak, bunu görürsün ve korursun insanlarını. Böyle gözü dönmüşçesine öldürtülür mü insanlar? Bu basiret ve ferasetten yoksun alt kademelerin yanlış kararı, belki de kâfir generallerin kasıtlı emriyle bu büyük kıyım yaptırılmış olabilir. Sonuçta Müslüman kadrolar bitirildi orada. Ondan sonra İttihat ve Terakki artığı Kemalist batıcı kadrolara ve sabetayistlere kaldı Türkiye’deki yeni devletin ve yeni rejimin kurulması.

Tahkikat : Suriye’de aynen böyle Müslümanlar Esed’e kırdırılmak isteniyor ve sonunda kalanları da kendileri yok etmek isteyecekler ve Müslüman kadroların yok edildiği ya da zayıf düşürüldüğü bir vasat mı hazırlanmak isteniyor diyorsunuz?

Pamak : Suriye’yi de Müslümansızlaştırmaya çalışıyorlar, Allah fırsat vermesin ve kardeşlerimizi korusun. Böylece nitelikli direnen Müslüman kadroların yok edildiği ya da zayıf düşürüldüğü bir ortamda kendi yandaşlarını destekleyerek, tıpkı Türkiye’de 1920’li yıllarda olduğu gibi, Batı seküler değerleri istikametinde, başta İsrail’in güvenliği olmak üzere batı çıkarlarını koruyan bir rejim kurdurmak isteyeceklerdir. Ayrıca şu da unutulmamalıdır ki, dışarıdan gelen silahlı grupların baskısıyla orada İslam devleti kurulamaz. Hiçbir yerde kurulamaz. Kendin bile silahla içerden silahla bir yere hâkim olup İslam devleti kuramazsın. Allah’ın yasasına da aykırı, toplumun gerçekliğine de aykırı. Çünkü İslam devletinin, Kur’an hükümlerine dayalı yönetimin alt yapısı olması, toplumsal talep ve tabanının olması, yani toplumun böyle bir yönetimi hak etmesi gerekir. Silahlı mücadeleyle, eğer gücün yetiyorsa, belki zalimi defedersin, despot sistemin silahlı gücünü tasfiye eder ve ortamı temizlersin, ama ondan sonra “Kur’an’la büyük cihad”a yönelecek ve İslami toplumu inşa çabasında yoğunlaşacaksın. Yeni kurulacak siyasi vasatta iktidarı kim alırsa alsın. Çünkü toplum İslami yönetime müsait değil de, liberal demokratik bir yönetime layıksa, eklektik karışık bir anlayışı ikame edip liberaller, solcular vb. ile Tunus’ta olduğu gibi bir yönetim kurup da İslam’ın yozlaşmasına yol açmaktansa, bırak onlar yönetsin. Sen onların yolsuzluklarını, haksızlıklarını ve adaletsizliklerini ifşa ederek vahyin şahidliğini yap, İslam’ı tebliğ et. Toplumu uyandır, toplumsal bir inkılapla gel, zaten İslam da ancak böyle bir toplumsal değişimle gelir.

Suriye’deki gidişatı üzüntüyle, yüreğimiz yanarak izliyoruz. Yanlış bir içtihat da yapmış olsalar, neticede Müslüman kardeşlerimiz, on yıllardır zulmeden, katliamlar yapan despot bir rejime isyan etmek gibi haklı bir sebebe sahiptiler. On yıllardır zalim bir rejimin baskısı altında, on binlercesi kayıp, on binlercesi zindanlarda ve milyonlarcası da muhacirdi. Bu kardeşlerimiz haklı bir sebebe sahiptiler, ama kendilerini korumak ve desteklemek anlamında Türkiye’nin vaadine güvenmeyeceklerdi. Çünkü silahsız, güçsüz, örgütsüz bir konumdayken biraz daha sabredip hazırlık yapacaklardı. Zira silahı üretenler emperyalist devletler, silah yardımı yapacak Müslüman bir devlet, otorite ya da Müslüman halkların silah fabrikası mı var? Nereden alacaksın silahı? Vermiyorlar, sana verenlere de ambargo koyuyorlar. Esed’e her türlüsü veriliyor, sana verilirken sadece hafif silahlar. O da Katar, Türkiye, Suudi Arabistan vs. gibi ülkelerden, orada mücadele devam etsin hiç olmazsa yok edilmesinler diye veriliyor, galibiyete yetecek kadar değil.

Ama ABD ne istiyor şu anda, geçenlerde New York Times’ta çıkan bir Amerikalı stratejistin değerlendirmesi, “İki taraf da kazanırsa biz kaybederiz, o halde iki taraf da kazanmamalı. Bu savaşın devamı bizim menfaatimize” diyor. Tabii ki bir süre sonra Suriye dibe vuracak, zaten yıkıldı, bir şey kalmadı. Şehirler yıkıldı, altyapısı çöktü, ekonomisi felç, insanlar katledildi. Eğer Müslümanların alternatif olmaktan çıktığı ve liberal, laik, demokrat batı yanlısı kadroların rejimi daha belirleyici olarak kurabilecekleri kanaatine varırlarsa bir günde Esed’in ipini çekerler. Daha sonra da kendi yandaşlarına sistemi kurdurmaya çalışırlar.

Tahkikat : Peki bir yanda Suriye’de katliamın devamını sağlayanlar, diğer yandan Mısır’da darbe yaptırıyorlar, Suriye’de muhalefeti destekler görünen “Suriye’nin Dostları” adı altında toplanan batılı ülkeler ve  Suud, BAE, körfez ülkeleri bile Mısır’da darbeci Sisi’nin yanında yer alıyor, büyük destek veriyorlar, neden?

Pamak : Mısır ve Suriye’nin coğrafi önemi ve İslam dünyası açısından konumları bu iki ülkede, yerli halkın despotlara karşı samimi özgün mücadelesine ilaveten küresel tarafları olan bir çatışmanın da bir vekalet savaşı biçiminde yaşanmasına yol açıyor. Emperyalist devletler bu iki ülkeyi ve tüm Ortadoğu’yu neden rahat bırakmıyor, illa kendi istedikleri yöne zorluyor ve bunca kan dökmeyi göze alıyorlar? Bu kadar alçaklığı bu kadar cüretkârca yapmalarının temel sebeplerini kısaca ifade edecek olursak İsrail’i güvence altına almak, enerji (petrol-doğalgaz) kaynaklarına ve nakil yollarına hâkimiyeti sürdürmek ve bölgede İslami uyanışı engellemek ya da istikametini saptırmak, Müslüman halkları yozlaştırmak, tevhidi hatta buluşmasını ve istikamet üzere ilerlemesini durdurmak.

Suriye ve Mısır her ikisi de, işgal ve terör devleti İsrail’in topraklarını işgal ettiği ve her an kendine yönelik tehditler beklediği sınır komşusu olduğu ülkeler. Bu sebeple hem İsrail, hem de onun hamileri olan ABD ve AB gibi emperyalist ülkeler açısından asla kendi haline bırakılmak istenmeyecek ülkelerdir. Mısır ve Suriye, bu emperyalistlerin İsrail’i rahatsız edecek, güvenliğinin tehlikeye girdiği algısını oluşturacak hiçbir yönetimin oluşmasından razı olmayacakları iki ülkedir. Bu sebeple bu iki ülkenin birinde işbirlikçi generalleri destekleyerek darbe yaptırıyorlar, onlara Müslüman halkı katliamla bastırıp sindirmelerini, İhvan öncüsü kardeşlerimizi de zindanlara doldurup yasaklarla kuşatarak hizmet üretemez, faaliyet yapamaz hale getirmelerini emrediyorlar. Diğerinde ise, Müslüman halkı Baas çetelerinin katliamlarla yok etmesine, ülkeyi Müslüman kadrolardan yoksun hale getirip İhvan’ın burada hükümet olmasını engelleyerek, halkın kaderi üzerinde söz sahibi olması halinde ortaya çıkacak İsrail’i rahatsız edebilecek gelişmelere engel olmak, sonuçta da yandaş bir rejim kurdurup İsrail’i rahatlatmak istiyorlar. Yahut da, Esed zaliminin, Suriye Müslüman halkını soy kırıma uğratmasına, ülkeyi bir daha kolay kolay belini doğrultup İsrail için tehdit olamayacak bir yıkıma, tam bir yok oluşa sürüklemesine zemin hazırlıyorlar, susarak ya da dolaylı destek vererek bunu hedefliyorlar.

Yani her iki ülkede de bunca kan dökülmesi, bunca katliam, yıkım, baskı ve yasaklarla tam bir kaos oluşturulmasının, en önemli sebebi sırf İsrail’in rahatlatılması ve kendisini daha güvende hissetmesinin sağlanmasıdır. İsrail ABD için o kadar önemli ve gerekli görülmektedir ki, ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden, “J Street” adlı Yahudi kuruluşunun konferansında “Amerika’nın İsrail’in güvenliğine olan sarsılmaz desteği sadece İsrail’e ahlaki bağlılığımız değil, karşılıklı ulusal güvenlik çıkarlarımızı temel alıyor. Eğer bir İsrail olmasaydı, çıkarlarımızın korunabildiğinden emin olmak için bir tane (İsrail) icat ederdik” diyebilmiştir.

Özellikle de Mısır ve Suriye’de kendisine sıkıntı çıkarmayan, tam tersine yardımcı olan, işbirlikçilik yapan despot yönetimler yerine, Müslüman halkların iradesiyle İhvan hükümetlerinin ortaya çıkacağı ve iki taraftan kuşatılacağı korkusu ve Filistin Müslüman halkının bu kardeşleri tarafından yardım göreceği endişesine kapılan terörist İsrail yönetimi iyice paniklemişti. İsrailli General Amus Gilad da, Esat’ın devrilmesini İsrail’in sonuna giden yolu açacağını söylemişti. Esat’ın varlığını İsrail’in çıkarlarına saymış aksi takdirde, Suriye’deki rejimin yıkılması ve Suriye, Ürdün ve Mısır’da Müslüman Kardeşlerin iktidara gelmesiyle birlikte İsrail’in sonunun geleceğini söylemiştir. İşte terör devleti tam böyle bir panik haldeyken imdadına başta Amerika ve AB olmak üzere hamileri olan emperyalist devletler ve bölgedeki işbirlikçileri despot yönetimler (Suudi Amerika, Bileşik Arap Emirlikleri ve diğer Körfez ülkeleri) yetiştiler.

Üstelik bugün, üç mescidimizi işgal altında tutan işgalci terör devletleri İsrail ve “Suudi Amerika” birbirleriyle de yardımlaşıyorlar. Darbeyle Mısırı işgal edip Müslümanları katleden faşist general Amerikan köpeği Sisi’yi, Suudi Amerika ve İsrail her ikisi birlikte destekleyip ortak düşman gördükleri İhvan’a saldırtıyorlar. Körfez ülkeleri yetkililerinin İsrail’e gelip görüşmeler yaptıkları haberleri basında yer alıyor. Alçak Suudi çetesi ve Körfez emirliklerinin zalimleri, Müslüman halktan çaldıkları milyarlarca petro dolarları Mısırlı Müslümanları daha çok katletsin ve İsrail’e destek versin diye Siyonist yandaşı faşist generale aktarıyorlar. Böylece 3 mescidi işgal altında tutanlar, İslam ve Müslüman düşmanlığında birleşip, faşist Mısırlı generallere destek ekseninde dolaylı olarak da olsa yardımlaşıyorlar.

Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve diğer körfez ülkelerine gelince, bunlar bir yandan İran tehlikesini önlemek ve Irak, Suriye, Lübnan üzerinden İslam coğrafyasının içine uzanan Şii eksenini kırmak ve sonuçta İran’a bu hezimeti yaşatarak kendi ülkelerindeki Şii halkın da ayaklanma riskini azaltmak, baskı altına almak için Suriye muhalefetini (tabii ki kendi çıkarlarına uyumlu muhalefet tercihiyle) destekler görünürken, aslında buradaki ihvan’ın İslami bir hükümet kurmasından da asla razı değildirler. Aynı şeyin kendi ülkelerinde tekrarlanmasından korkmaktadırlar. Suudi Arabistan’ın, ABD’ye Suriye’yi vurmadığı ve İran ile yakınlaşma siyasetine yöneldiği için tepki göstermesi, tavır alması da, tamamen İran’ın bölgedeki yayılmasını ve nüfuzunu engelleme ve kendisi için tehlike olmaktan çıkarma siyaseti dolayısıyladır. Yoksa Suriye muhalefetinin kendi ülkesinde özgür kalmasını ve halkın iradesine dayalı bir hükümet kurmasını çok istediği için asla değildir. Çünkü kendi despot rejimin devamı bakımından, bölge ülkelerinde halkların iradesiyle yönetimlerin teşkilini asla istemez, hele de ihvan’ın bu yolla hükümet olmasını ise hiç istemez.

Tahkikat : Suriye’de bir yandan büyük acılar var, diğer yandan da büyük bir kaos devam ediyor, muhalif gruplar arasında da bir dağınıklık, koordinasyonsuzluk ve kargaşa olduğu anlaşılıyor, nasıl değerlendiriyorsunuz, sizce nereye gidiyor?

Pamak : Ulaşan haberlere göre 100 bin civarında silahlı muhalif var deniyor Suriye’de. 30 küsur bin kadarı ÖSO içerisinde batı yanlısı. 40 bin civarında İslami Cephe çatısı altında toplananlar. Bir de 10 bin civarında da İŞİD var deniyor. Tabii biz “İslami cephe” adı altında toplanmaya çalışan Müslümanlar daha belirleyici olsun istiyoruz, çünkü İŞİD gibi gruplarda maalesef ölçü kaybolmuş vaziyette. İslam’ın imajına da, Suriye’deki direnişe de zarar veren, şer’i olmayan uygulamaları da yapabilecek anlayış ve tutumları var. Görünen o ki, hatta kimi pratikler de gösteriyor ki, bunlar gerekirse Müslümanlarla da çatışabilirler, öldürebilirler. Allah onların bu yönlerini ıslah etsin ve Müslümanlara şer’i hudutlar içinde birlikte mücadele anlayışı ve kabiliyeti nasip etsin inşallah. Neticede böyle bir kaos var. Böyle bir kaostan İslami bir devlet doğmasını beklemek kadar yanlış bir şey olamaz. Dua ederiz öyle olsun, dua ederiz ki biz bütün bunlarda yanılalım. Ama İslam bu yolla gelmez, gelmediğinde de hayal kırıklığına uğramayalım.

Ama Müslümanca bunları görmemiz gerekiyor. Bir taraftan Müslüman kardeşlerimize yardımcı olalım ve onları şer’i ölçü, ilke ve hudutlara dikkat etmeye çağıralım. Bir taraftan da yardım kampanyalarıyla yanlarında yer alalım, bu bizim sorumluluğumuz. Neticede onlar Müslüman’dır ve katliama muhataptırlar. Yani evsizdirler, açtırlar, ilaçsızdırlar, silahsızdırlar. Onlara bunları ulaştıracak tüm imkânlarımızı seferber edelim, başta dualarımız olmak üzere. Ama bir taraftan da biz müminler olarak gelecek tasavvuru geliştirirken bu ibretlerden de istifade ederek bakış açılarımızı sahih bir zemine oturtmaya çalışalım. Aynı yanlışları başka zaman ve zeminlerde tekrar eder duruma düşmeyelim diye bunları söylüyorum.

Ama ben inşallah Esed rejimi yıkıldıktan sonra bile İslami hükümet kurmaya çalışmak yerine, tabi o toplumu onlar daha iyi bilir, toplum İslami sisteme müsait değilse, silahlı baskıyla zorlamamalıdırlar. Toplum onlara layık olduğu için batı yanlısı gruplar hükümeti kursa bile, Müslümanlar yeni dönemin getirdiği görece özgürlük ve hakları da kullanarak tevhidi davet, eğitim ve şahidlik sorumluluklarını kuşanarak toplumu vahiyle inşaya yoğunlaşmalı, Kur’ani inkılaba zemin hazırlamaya yönelmelidirler. Zira ben Mısır için de öyle diyordum. Nitekim buradaki kardeşlerimiz önce güzel bir açıklama yapmışlardı “biz Cumhurbaşkanı adayı çıkarmayacağız” demişlerdi, keşke öyle yapsalardı.  Muhtemelen onları da diğer ülkelerdeki ihvan önderleri ve daha çok da Tayyip Erdoğan ikna etmiş, öyle duydum. “Şimdi girmeyecekseniz ne zaman gireceksiniz” demiş, adamların başına açtığı işe bakın.

Tahkikat : Peki ne yapmalıydılar?

Pamak : Neticede seçimle hükümet olma yarışı dışında, sivil toplum içinde kalsalardı ve toplumu vahiyle inşa ve İslami iman, amel, ahlak ve muhalefet bilincini yükseltme, yaygınlaştırma çabası içinde olsalardı diyorum. Biliyorsunuz ki, milyonlarca insan Kahire’de mezarlıklarda, mezar evlerde yaşıyor. Ve çok yüksek bir işsizlik oranı var. Özellikle okumuş tahsilli gençlikte de yüksek bir işsizlik oranı var. Ekonomi generallerin elinde, yoksulluk ve yolsuzluk zirvede. Dolayısıyla onlar yani liberaller, solcular, batı yanlıları hükümet olduklarında da bir sürü sıkıntı devam edecek. Zaten onların biriktirdiği pisliği, onların kurumlarının kuşatması altındaki Müslümanların çözmesi mümkün değil. Bakın 1 yıllık kuşatma altındaki hükümetinde Mursi için “geldi ve başarılı olamadı” diyorlar. Böyle bir bataklıkta ve böyle bir enkaz ve kuşatma altında bırakın bir yılı beş yıl da kalsa başarılı olamazdı. Çünkü ekonominin %60’ı generallerin konrolünde, holding patronları doğrudan doğruya muvazzaf generaller. Türkiye’deki OYAK’ın daha gelişmiş, daha kuşatıcı şeklini düşünün. %20-30’u ise, küresel sermayeyle işbirliği yapan TÜSİAD benzeri iş adamlarının kontrolünde. Medya ellerinde, asker ellerinde, polis ellerinde, bir de istihbarat örgütleri ve baltacılar var.

Şimdi böyle bir ortamda Müslümanların hükümet olmaya çalışmasından ziyade sivil toplum alanında kalıp toplumsal inşayı, Mekke-Medine sürecindeki yoldaki işaretler istikametinde inşayı sürdürmesi gerekirdi. Liberal sol kesimin iktidarında ABD ve Avrupa’nın yapacağı yardımlara rağmen, başarılı olmaları, o toplumu rahatlatmaları, işsizliği önlemeleri, mezar evlerde yaşayanlara bir çözüm üretmeleri mümkün değildi. Çünkü Batılılar bir taraftan kaşıkla yardımı yaparken, diğer yandan kepçeyle geri alırlar, ayrıca bu seküler kafa adaletsizlik, sömürü ve yolsuzluk üretmeye yatkındır, dolayısıyla bu batıcı hükümetin Mısır’ın birikmiş sorunlarını çözmesi, adaleti tesis etmesi, toplumun refahını yükseltmesi mümkün değildi, nitekim bugün Kahire’deki çöpleri bile kaldırmakta zorlanılıyorlarmış. Böylesine bir pozisyonda onlar hükümet olsaydı ve ey Müslüman kardeşim sen de bu mustazaf kesimlere ulaşıp tevhidi bir davet ve inşa sürecini işletseydin, toplumsal dönüşüm ve muhalefet bilincini onlara karşı ayaklandırıp inkılapla gelseydin, o zaman ilk yapacağın iş orduyu dağıtmak, yargıyı dağıtmak ve ekonomiyi yeniden düzenlemek olacaktı. Mesela İran’da, Şii mezhebinden kaynaklı sorunları bir kenara bırakarak değerlendirelim, halkın yaşadığı inkılap sonunda önce rejimin ordusu dağıldı ve yeni rejimin ordusu kuruldu. Yargı sil baştan formatlandı. Bürokrasi, yeniden kuruldu. Ekonomi yeniden ve yeni ölçülerle dizayn edildi. “Mustazaflar Kurumu” kurulup, kamulaştırılan lüks otellerin gelirlerini mustazaf halka dağıttılar. Her şeyi değiştirdiler, inkılapla gelince böyle olur. Karşında bütün dünya birleşiyor, bakın Saddam’ı saldırttılar, sekiz yıl sürdü o savaş ve milyonlarca insan öldü o savaşta. Buna rağmen toplum arkasında durdu rejimin, inkılapla geldiğin zaman durum budur. İnkılabın niteliği tevhidi istikameti tam yakalayamadığı için zamanla bocaladı ve ulus devlete doğru evirildi, yeni zulümlere bulaştı. Ama bu sonuç, onların ele geçen inkılap vasatını hakkıyla değerlendirememekten kaynaklanan sonraki hataları.

Netice itibariyle şunu söylemeye çalışıyorum, toplumsal dönüşümle geldiğin zaman durum değişiyor. Bir de Allah’ın yardımını hak eden bir İslam algısı, tevhidi nitelik ve birikimi, Allah yolunda ve sahih yolda fedakârca mücadele edip bedeller ödediğin ve bunun sonucunda geldiğin zaman, seküler aklın alamayacağı müthiş bir güç, potansiyel, bir enerji birikimi oluşuyor.  Allah’ın sahip çıkıp desteklediği bu değişimin sonucunda gelen İslami sistemi ve iktidarı, hiçbir gücün engellemesi de, bilahare geriye döndürmesi mümkün değildir. Ama Mısır’da mümkün, zira kurumların hepsi onların emrinde, sen sadece hükümete geliyorsun. Onu bile tam anlamıyla yapamıyorsun, ne ekonomiye, ne bürokrasiye, ne orduya yön verebiliyorsun. Mesela İslam şeriatının yasamanın kaynağı olması maddesini, daha önceki Firavun anayasasında da yer aldığı için sen de anayasana koyabiliyorsun ama yasaların bu anayasaya ve şeriata uygunluğunu denetleyecek olan Anayasa Mahkemesi başkanlığına bile bir Hıristiyan yargıcı tayin etmekten başka çare bulamıyorsun. O zaman İslam şeriatını yasamanın kaynağı olarak anayasaya koymanın ne anlamı kaldı? O anayasayı denetleyecek kurumun başı Hıristiyan, o kurumdakilerin hepsi de Firavun’un yetiştirdiği adamlar! Olacak iş değil.

Tahkikat : Anlattıklarınızdan şunu çıkartıyoruz, aslında İslam coğrafyasında tağutlar devrilmedi “Arap Baharı” sürecinde, doğru mu?

Pamak : Tabi, tepedeki temsili şahsiyetler gitti, ama kurumsal tağut durdu, tağuti sistem durdu. Onlar da zaten onun için önünü açtılar. Yani ABD, Firavun’un ipini çekerken, Bin Ali’ye git derken, onlara sifonu çekmek diyorum ben, nasıl olsa kurumlar emrimizde diye baktılar. Onun için rahatlar, çok kolay kazanıldı Tunus’ta, Mısır’da devrimler, sokağa çıktın aldın, öyle kolay mı? Onun için bıraktılar, nasıl olsa istediğimiz gibi yönlendiririz dediler.

Tahkikat : Özellikle Mısır’da halka askeri beklettiler, bir süre halk hükümeti devirmek için gösteriler yaptı. Devirmek istiyor mevcut düzeni, ancak en sonunda orduyu bekler hale geldiler. Sonra ordu kurtarıcı olarak gelince tekrar eski düzene dönülmek üzere herkes evine döndü. Gerçek bir devrim değildi bu, değil mi?

Pamak : Tabi, askeri sempatik hale getirdiler ve Firavun’dan iktidarı ordu devraldı. Firavun’un bütün zulmünü yapan da o orduydu. Yani Firavun tek başına fert olarak ne yapabilirdi ki? Onun zulmünü icra eden mekanizma devraldı Firavun’dan görevi, sen git dediler, onu şurada burada ağırladılar ve sistemi sürdürdüler. Bakın çok önemli buluyorum, neredeyse seçimi bile alacaklardı. Çok az bir farkla ihvan kazandı. Düşünün hem de adayları kim? Firavun’un son başbakanı! Adam bu kadar oy alabildi orada. Yani İslami toplumsal dönüşüme ulaşmak için daha çok çalışmaya ihtiyaç olduğunu ortaya koyan bir manzara bu.

Tahkikat : Tunus, Mısır, Libya, Suriye; her tarafta ayaklanmalar sürecinde var olan umutlar birden yok oldu ve acı bedeller ödenen geri dönüşler meydana geldi, neden?

Pamak : Müslümanların bir çok riskleri göze alarak despotlara karşı ayaklanmaları haklı bir mücadele. On yıllardır süren büyük zulümlerin biriktirdiği öfkenin Tunus’taki bir kıvılcımla aniden patlaması, hazırlıksız bir dönemde erken doğuma sebep oldu. İşte bu ayaklanmalar sürecinde meydanları dolduran farklı kesimlerin despotları devirmek dışında, ne hedef birliği, ne aynı hedefe yönelik birlikte mücadelesi, ne de yeterli örgütlülüğü, bütün kesimleri bağlayıcı siyasi önderliği ve istişari karar mekanizması vardı. Hâlbuki küresel emperyalist güçlerin, yüz yıla yakın zamandır bölge üzerinde devam ede gelen hegemonyalarının sonucu olarak, bölgedeki ordular, istihbarat örgütleri, polis güçleri, yargı bürokrasisi, iş dünyası, ekonomik düzeni ve medyası üzerinde oldukça etkili bir hâkimiyeti söz konusuydu. Üstelik söz konusu bölge ülkelerindeki sesi çıkan aydın ve yazarların önemli bir kısmı doğulu ve batılı emperyalistlerce devşirilmiş olup, bunlara ilaveten doğrudan kendi askerlerini barındıran bölgeye yayılmış üsleri, kendi istihbarat kuruluşları ve teknolojik imkânları da dikkate alındığında bölgeyi istedikleri istikamette yönlendirmeleri, olmadığında darbeler, katliamlar yapmaları çok da zor değildir. Yani bu tür bir yönlendirme, kuşatma, darbe ve zulüm için “kâdiri mutlak” olmaları gerekmemekte, var olan ve yukarıda zikrettiğimiz imkânları bu iş için fazlasıyla yeterlidir.

Tunus’taki ani patlama karşısında önce bir an şaşıran, sonra ise süratle toparlanıp yönlendirmeye çalışan batılı emperyalist devletler (ABD ve AB), “Nasılsa generaller laik, seküler batı zihniyetini temsil ediyorlar, eğer İslami kadrolar hükümet olurlarsa, işbirlikçi orduları ve kendi ekonomik gücümüzü, uluslararası sermaye kuruluşlarını kullanarak onları terbiye eder yönlendiririz diye düşündüler. İlk ayaklanma sürecinde Tunus ve Mısır’da ordu, polis, yargı ve istihbarat kurumlarına egemen olan, onlarla uzun yıllardır işbirliği halinde olan bu emperyalist güçler, silahlı ve sivil bürokratların kontrolünde ayaklanan halkın önünü açarak artık miadı dolmuş diktatörlerin ipini bizzat kendileri çekmişler, onları feda ederek denetimleri altındaki ordularla batıcı sistemi kurtarmışlardı. Yani despot tağuti liderleri devirmekle devrim yaptığını zanneden halk rahatlatılırken, yönetim bir nevi darbe sonucu asker ve yargı bürokratlarına devredilerek tağuti sistem ayakta tutulmuştu. Aslında tağuti sistem de bu kurumlar demekti. Firavunu ayakta tutan da, yıllarca baskıcı, işkenceci, sömürücü, zalim sistemi koruyup sürdüren de bunlardı. İşte tağuti sistemi ayakta tutan bu kurumlar, kimilerince devrim zannedilen Firavun Hüsnü’nün istifasını müteakip yine ülkeye egemendiler. Halk ayaklanması sonrasında Mısır ve Tunus’ta tağuti sistem içi seçimlerle sonucu görmek istemişlerdir. Bu süreçte de Suud gibi yandaş diktatörlükleri de kullanıp destekleyerek Yemen ve Bahreyn’de ayaklanan halkların inisiyatifleri kolayca işe yaramaz hale getirilmiştir. Suriye’de ise, zalim despot Esed rejimin katliamlarına doğrudan ve dolaylı destekler verilerek orada da Müslümanların hükümet olmaları engellenmek istenmiştir. Yani ardı ardına kendiliğinden doğal bir seyirle ve sadece halkın inisiyatifiyle yıkıldığı zannedilen domino taşları, emperyalistlerin müdahalesiyle, Mısır ve Tunus sonuçlarının nereye evrileceği belli olana ve Batı çıkarları çizgisinde kalması kesinleşene kadar durduruluvermişti.

Ancak Mısır’da İHVAN’ın, Tunus’da NAHDA’nın seçimleri kazanması hayal kırıklığı yaratmış, belli bir süre yönlendirmeye çalışsalar da, sonucu olumlu görmeyince emirlerindeki ordu, polis, istihbarat ve yargı bürokrasisini, orduyla da iç içe olan işbirlikçi sermaye ve medya imkânlarını kullanarak karşı devrimleri kolayca organize edip gündeme sokmuşlar ve domino taşları süratle tersine devrilme eğilimine girivermiştir. Sonuçta Müslüman halklar, tam kurtulduk derken, kendilerini yeni bir zulmün kuşatması altında buluvermişlerdir.

Tahkikat : Ayaklanan Müslüman halkların nitelik ve kapasite yeterliliği, örgütlülüğü, gücü ve istikameti konularında zaaflı olmalarının bunda etkisi var mı?

Pamak : Hani SUK’un yönetimindeki İhvan temsilcisi bir kardeşimiz gelmişti vakıfta, bir konuşma yapmıştık. Ben böyle konuşunca çok etkilenmişti, samimi bir genç kardeşimiz. Daha önce bir bildiri yayınlamışlardı “demokratik bir devlet kuracağız” diye. “Ne oluyor, ne yapıyorsunuz siz, nasıl imza atıyorsunuz bunların altına?” demiştim. “Yanlış yapıyoruz dimi abi, içime sinmedi ama ne yapalım?” dedi. Böyle bir ortamda nasıl İslami devlet umutları beslenir? Sonra niye böyle bir silahlı mücadeleye girişildi? Bakın Mısır’daki İhvan silaha başvursun diye ne kadar zorladılar, hala zorluyorlar. İşlerine gelecek çünkü. O zaman istedikleri gibi İhvan’ın öncülerini bitirecekler, katledecekler, tam bir kıyım yapacaklar. Belki elli yıl kazandıracaklar İsrail’e. Kardeşlerimiz şiddete başvurmadan direndiler, darbecilerin işleri daha zorlaştı. Allah Rasulü’nün (S) en yakınları şehit ediliyordu, “dayanın, size cennet vaad edildi” demekten başka bir şey yapmıyordu. Suriye’de bu yapılsaydı, inanın bu kadar Müslüman katledilmeyebilirdi, üstelik bu kadar Müslüman’ı öldürecek kadar cüretkâr davranamazlardı. Şimdi iç savaş var diyor, bombalıyor her tarafı, yakıyor, yıkıyor, katlediyor. Onun için aynı şeyi İhvan’dan istediler, hele bir silaha başvursun diye beklediler. 28 Şubat sürecinde ve öncesinde Türkiye’de dahi bazı kardeşlerimizi dahi gözaltına aldıklarında şunu derlerdi: “Adam mısınız siz? Erkek isteriz karşımızda. Bakın PKK’lılar nasıl dağda karşımıza çıkıyorlar? Hadi bakalım yiğitseniz siz de silahla çıkın karşımıza”. Sen de silaha sarıl da seni de kolayca öldüreyim, temizleyeyim diyor yani. Böyle bir mantık, eli daha da rahatlayacak. Hatta kardeşlerimiz başörtüsü eylemi yapıyorlar 28 Şubat sürecinde Beyazıt’ta, bir gün bir kardeşimiz dedi ki “Abi polis geldi bir cop vurdu, ben de gözüne bir geçirdim yumruğu, yıktım yere” dedi. “Halt etmişsin” dedim. “O anda o hırsla sen onu yaptın ama aslında sen onu rahatlattın” dedim. O sana vurdukça copu “Allahu Ekber” diyecektin. Adam bir parça fıtratı temizse gece kıvranacaktı, gece uyuyamayacaktı. “Ya ben ne yaptım? Adam sadece ‘Allahu Ekber’ diyordu, niye vurdum?” diyecekti. Çok rahat uyudu bu akşam, “iyi yaptım, kafalarına copu indirdim” diyordur. Şiddete başvurmayan ve sadece hakkı haykırmakla yetinen pasif direniş, hem zalimlerin içindeki fıtratı bir miktar da olsa temiz kalmış olanları uyandırır, vicdanını harekete geçirir, hem de bu zulüm, adaletsizliği gören, izleyen kitlelerde, kamuoyunda tepkileri harekete geçirir ve zalimlerin daha fazla sonuç almalarını engeller.

O yüzden Müslümanların Mekke döneminde tercih ettikleri yöntem, işkence ve şehadetlere rağmen sivil itaatsizlikle mazlumiyeti topluma göstermek, zalimleri ifşa etmek ve hakkı haykırmakta ısrar etmektir. İşte esas olan budur ve her şeye rağmen Hakkı haykıran bir tutum sergilemektir. İşte bu dönemin cihadına Allah “Kur’an’la büyük cihad” diyor. “Kâfirlerle Kur’anla büyük cihad ver” diyor. Mekke dönemi Kur’an’la büyük cihad dönemidir. İnşallah Rabbim ona göre davranmayı nasip eder.

Tahkikat : Peki neden Müslümanlar, yaklaşık son 30-40 yıldır, silahlı darbe ya da demokratik seçimle tam ülkelerinde hükümet olur gibi bir umuda kapılmışken, hatta darbe ya da seçimle hükümet olunan yerlerde ülkedeki halkların çoğunluğunun da desteğini almışlarken bir  türlü sonuca, zafere ve İslami hükümete ulaşamıyorlar?

Pamak : “Müslümanlar, on yıllardır hak-batıl karışımına yol açan demokratikleşme eğilimleriyle, defalarca aynı delikten ısırılmaya devam etmektedirler. Yaşanan acı tecrübeleri iyi değerlendirip dersler çıkartmalı ve bu basiretsizlikten artık kurtulmalıdırlar. İslami bir toplumsal değişim yaşanmadan, toplum İslami adalet sistemiyle yönetilmeye müstahak hale gelmeden, yeterli hazırlık ve birikim yapılmadan, farklı düşünce ve inançlardaki halk kesimlerinin despotizme karşı ayaklanmasıyla ya da silahlı darbeyle ele geçirilen fırsatlarla İslami hükümet çıkarmak için acele etmemeliyiz. Bilmeliyiz ki İslami adalet sistemine silahlı darbeyle de, sistem içi demokratik yöntemle de ulaşılamaz. Sudan ve Pakistan’da darbeyle, Cezayir, Filistin, Mısır ve Tunus gibi ülkelerde ise demokratik seçimle iktidar olma çabaları, hem de hepsinde hükümet kurma imkânı ele geçirildiği halde bu iki yöntemin hüsranla sonuçlanan ibret verici örnekleri olarak önümüzde durmaktadır. Ne silahlı, zora ve silaha dayalı yöntemle, ne de sistem içi demokratik yöntemle bir topluma İslami adalet sisteminin gelmesi mümkün olabilir. Bütün bu faşist ve liberal yollar denendi. Sonucun alınamadığı vakıa olarak da anlaşıldı. Artık bu yollarda oyalanmanın ve bunca bedeli boş yere ödemenin hiçbir anlamının olmadığı anlaşılmalıdır. Artık Müslümanlar Allah’ın yardımını da hak edecek olan Rabbani, Nebevi metod üzerine yoğunlaşıp, Mekke-Medine sürecinde ilk neslin ortaya koyduğu güzel örnekliği ve bıraktıkları yoldaki işaretleri takip etmelidirler.

Bir de şunun unutulmaması gerekiyor, Mısır ve Tunus’ta biraz önce bahsettiğim tağuti kurumların kuşatması altında sistem içi hükümet arayışı, yani vahiyle yönlendirilen Peygamberi yöntemle bağdaşmayan ve batıl kavramları da farklı tanımlayıp kullanarak yapılan sistem içi siyaset Allah’ın yardımını hak etmiyor. Allah’ın yardımı gelmeyince de galibiyet olmuyor, tağuti kuşatma ve zillet devam ediyor. Müslümanların Allah’ın yardımını hak edecek bir pozisyonda yer alabilmesi için Allah’ın razı olacağı bir yöntemle hareket etmeleri gerekir. Çünkü Rabbimiz, Muhammed suresi 7. ayette “Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a (Allah’ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz, sabit kılar” buyurmaktadır. Müslümanlar öncelikle Allah’ın dininin, Kur’an’ın hizmetkârları, yardımcıları olmalıdırlar ki Allah yardımını hak etsinler.

Aynı şekilde Maide suresi 55. ayette de “Kim Allah’ı, Resûlünü ve iman edenleri veli (dost) edinirse (bilsin ki) üstün (galip) gelecek olanlar şüphesiz Allah’ın tarafını tutanlardır (Hizbullah olanlardır)”buyurmaktadır. O halde galibiyete taşıyacak olan Allah’ın yardımına müstahak olmak için yalnız Allah’ı, Resulünü ve mü’minleri veli (dost) edinmek, Allah ve Resulünden vahiy ve sünnet olarak bize gelen kaynağa sadakat göstermek, Peygamber önderliğinde ve örnekliğinde ortaya konan ilk neslin mücadele sünnetine uyan bir mücadele içinde olmak ve böylece Hizbullah (Allah taraftarı) vasfı kazanmak gerekmektedir. Böyle bir nitelik kazanıldığında ise, Rabbimiz Al-i İmran suresi 160. ayette “Allah size yardım ederse, artık size üstün gelecek hiç kimse yoktur” buyurmaktadır. Şuara 227. ayette de, “Ancak iman edenler, salih amellerde bulunanlar ve Allah’ı çokça zikredenler ile zulme karşı yardımlaşıp mücadele edenler/kendilerini savunanlar (veya öçlerini/haklarını alanlar) başka. Zulmetmekte olanlar, nasıl bir inkılaba uğrayıp-devrileceklerini pek yakında bileceklerdir” buyurmaktadır. Demek ki, iman edip, salih amel işleyen ve Kur’an’ı çokça zikretme, hayatın bütün alanlarına Allah’ın zikrini/hükmünü hâkim kılma çabası ve zalimlere karşı yardımlaşarak haklarını savunma mücadelesi içinde olanlara ve böylece de Allah’ın yardımını hak edenlere ilahi yardım yetiştiğinde “o zalimler nasıl bir inkılaba uğrayıp devrileceklerini bileceklerdir”. O halde bugün Müslüman halkların, cemaatlerin ve hatta İslami hareketlerin, vahiyle toplumu inşa sürecine yoğunlaşıp Kur’ani bir inkılaba vesile olmak hedefli uzun soluklu Nebevi yöntemler yerine, daha kısa yoldan iktidara ulaşmak amacıyla sistem içi hükümet arayışlarına yoğunlaşmaları ve bu yolda bir çok tavizler vermeleri sebebiyle Allah’ın yardımı celp edilemiyor ve hiçbir yerde zafer, galibiyet ve İslami hükümet ortaya çıkmıyor.

Tahkikat : Suriye özellikle, Arap coğrafyasında gelişen olaylar neticesinde, simültane olarak, anlık olarak gelişen olaylarla bu hale geldi. İslami bir devrim olarak başlamadı, tasarlanmadı. İlk altı ayda sadece gösteriler şeklinde gelişti. Hatta “Günlük 20’den fazla adam öldürmeyin” talimatı verildiğini hatırlıyoruz. “Gösterilere katılanlardan 20’den fazla öldürülmesin”. Muhakkak İslami bir devrim tek başına gösteriyle olmaz.

Pamak : Hayır, İslami devrim gene olmaz. Amaç İslami devrim değil gene burada. İslami devrim böyle olmaz. Bu tür halk ayaklanmalarında amaç zalimi ortadan kaldırıp, görece özgürlük ortamı yakalayıp İslami devrimin zeminini hazırlamak, İslami devrim ancak ondan sonraki sürecin getireceği görece özgürlük ortamını da değerlendirerek yapılacak Kur’ani inşa ve inkılap sonucu toplumsal dönüşümle gelir. Mısır’daki İhvan için onu dedik, yaşanan yalancı, aldatıcı devrimdi, “fecr-i kâzib’ti. Fecr-i sadık bundan sonraki tevhidi dönüşüm hedefli İslami mücadelenizle inşallah oluşacak dedik. Öteki türlü olmaz ki zaten. Yani şöyle olur: toplum inşa olur, belirli bir din algısıyla inşa olur toplum. Mesela Şiilerde Müçtehid imamlara bağlı olmak farz biliyorsunuz, yaşayan bir müçtehide bağlı olacaklar. Öyle bir şekilde örgütlendiler. Ve humus dedikleri bir şey var, kazançlarından beşte bir vermek zorundalar. Hem maddi anlamda, hem de insan bazında bir yere bağlılık anlamında, böyle bir örgütlülüğü düşünün, böyle bir güç oluştu. Şii anlayışı içinde de olsa Kur’an ile toplumsal bir değişim ve dönüşüm yaşandı. Ve o insanlar kendi mezhebi algılarıyla sınırlı çerçevelerinde de olsa gerçekten de samimi olarak hak bildiklerine teslim oldular, değiştiler. Seyyid Kutup’ların ve İhvan’ın oraya da düşünsel planda katkıları oldu. Afgani’lerden gelen bir damar da vardı, Mutahhari’lerde, Şeriati’de, hepsinde vardı. Temel İslami kavramların da çok ciddi gündemleştiği bir süreçti o. Görece olarak iyiydi, İslami olarak, onlardan iyisi yoktu ümmet içinde. O yüzden Allah nasip etti.

Bakın, Şah sokağa çıkma yasağı koyuyor, Humeyni diyor ki “her akşam çıkın balkonlara ve Allahu Ekber diye bağırın”. Tahran inliyor Allahu Ekber sesleriyle, müthiş bir şey. Adamlar deliye dönüyorlar. Ondan sonra meydanlara çıkıyorlar, ordu kesiyor önlerini. Her birinin ellerinde gül demetleri olan on binlerce kişi. Ordu birlikleri önlerini kesip ağır silahlarla tarıyorlar, birinci sıra düşüyor yere. Gül atmaya devam ediyorlar arkadaki sırada yer alanlar. İkinci sırayı tarıyorlar, yine geridekiler gül atmaya devam ediyorlar. Ordu şok oluyor ve dağılıyor. Paramparça oluyor ve kaçıyor. Bu duruşun karşısında kim durabilir? Dünya kamuoyunda da büyük tepkiler meydana geliyor, silahsız insanların sivil direnişine yönelik katliam sebebiyle. Ama eğer onlar da silahla karşılık vermiş olsalardı, inanın Şah’ın ABD destekli ordusu çok daha büyük ve kitlesel katliamlar gerçekleştirirdi ve bütün dünya seyrederdi. Ondan sonra Şah ülkeden kaçıyor ve Humeyni gelip ülke yönetimine el koyuyor. Demek istediğim şudur, toplumsal inşayı yaparsın. Bundan sonra sistemin el değiştirmesi, yani sistemin yıkılıp yerine yenisinin kurulacağı o aşamanın nasıl sağlanacağını bugünden bilemeyiz. Bazen böyle bırakır kaçarlar elinize düşer, bazen de artık sizin de gücünüz vardır, topluma hâkimsinizdir, biraz üzerlerine gitmeniz gerekebilir, o zaman da gücünüzü kullanırsınız. Ama normalde İslami mücadele yönteminde silah yoktur, esas olan toplumsal değişimdir. O olursa, yani değişim, ondan sonra belki ihtiyaç hâsıl olursa, saldırıya uğrarsanız son zamanda ve gücünüz de varsa, cevap verirsiniz. Ama ona bile gerek kalmaz, işte böyle kucağınıza düşer. Çünkü olgunlaşmıştır, Allah’ın yardımı da gelir ve mesele biter.

Tahkikat : Hala daha Amerikan helikopterinin ters dönmesini izah edemiyorlar mesela.

Pamak : Bir çok şeyler olur, muhteşem gelişmeler olur, bilemezsiniz. Onu algılayamaz insan. Bedir’de bir avuç insan, karşı tarafa göre. Ama Allah “Meleklerimi gönderdim” diyor. Dolayısıyla vaat edilen ilahi yardıma layık olalım yeter ki. Anlaşılan o ki, hem Suriye’deki, hem Filistin’deki, hem Mısır’daki Müslümanlar bu konuda henüz yeterli bir ilahi yardımı alamıyorlar. Yani İslami bir sistemin ortaya çıkmasını sağlayacak kadar gerekli dönüşümü yaşamış ve düşmanı yok edecek ilahi yardımı çekebilecek konuma gelebilmiş değiller ki sıkıntılar devam ediyor. Bu durum bütün İslam coğrafyası için ve tabii ki bizler için de geçerli, hiçbirimiz vahye, Resulün örnekliğine uygun bir muhteva, nitelik ve istikamet yakalayabilmiş değiliz. Vaat edilen ilahi yardımı hak edecek bir teslimiyet ve adanmışlıkla Allah yolunda hak ile batılı karıştırmadan tavizsiz, uzlaşmasız ve ilkeli bir mücadeleyi istikrarlı ve sürekli kılabilmiş değiliz.  Bu nitelikleri taşıyan bir mücadeleyi sürdürürken Allah yolunda ödenen bedellerin ağırlığıyla “meta nasrullah” (Allah’ın yardımı ne zaman) diyecek kadar bunalmış bir noktaya gelebilmiş değiliz. Gazze’dekiler kendi çaplarında bu noktayı yakaladıklarından dolayı, kendileri direnecek kadar, karşı tarafı durduracak kadar Allah’ın yardımını hak ediyorlar. Onun için de dünyanın en güçlü silahlarına sahip katil bir orduyu ABD, Batı desteği de olduğu halde, bir avuç mücahidin güçsüz silahlarıyla püskürtebildiler. Ama onlar da Kudüs’ü ve Mescid-i Aksa’yı kurtaracak kadar değil. Çünkü Mescid-i Aksa ümmetin onuruyla özdeş. Ümmet bu kadar zillet içerisindeyken Mescid-i Aksa kurtulmaz. Mescid-i Haram da kurtulmaz. Bunun için ümmetin topyekûn ilahi yarımı hak edecek bir nitelik kazanması gerekir. Ama ümmet yeniden oluşur, vahiyle inşa olursa, yeniden Allah’ın yardımını celbederse, o izzetli günlerine kavuşursa, o zaman mescitler de işgalden kurtulur, ümmet de bu zilletten kurtulur. Onun için hepimizin tek tek ve gruplar olarak, Allah için, bu eksende yoğunlaşmamız lazım. Kendimizi bu hedefe kilitlememiz lazım adeta. Bu hedefe hizmet için gece gündüz çalışmamız lazım. Biz başaramayabiliriz, bizden sonraki nesillere birkaç basamak daha ilerletip bırakmak da önemlidir.

Bunun için hepimiz sorumluluğumuzun gereğini hakkıyla yerine getirmeliyiz ve ümmeti vahiyle yeniden inşa ederek ilahi yardımı hak edecek tevhidi uyanışı ve Allah yolunda adanmış ilkeli İslami mücadeleyi ikame etmeliyiz. Biz bize düşeni yapalım ve Rabbimize sunacağımız mazeretlerimizi çoğaltarak, salih amellerimizi çoğaltarak gidelim. Rabbimiz Haşr 18. ayette “Ey iman edenler, Allah’tan korkun ve her nefis yarına ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkun, Allah yaptıklarınızdan haberdardır” demiyor mu? O halde yarına ne biriktiriyorsunuz Allah biliyor. Ona iyi bakın, ne biriktirdiniz ona bakın, dünyadayken sorgulayın biriktirdiklerinizi, halinizi gözden geçirin ve tedbirinizi alın, denmiş oluyor. İşte bu biriktirmeyi, hani Rabbimiz Tekasür suresinde “kabre girene kadar biriktirme tutkusu sizi kuşattı” diyor ya. İnsanoğlu, Müslümanların bile çoğu bu şekilde, kapitalist üretim ve tüketim kültürü azgınlığı içinde daha çok kazanayım, daha çok tüketeyim hırsı içinde, dünyevileşmiş, yarına/ahirete ne biriktirdiğine değil de, dünya için ne biriktirdiğine endekslemiş kendisini. Bu şekilde dünya için biriktirme tutkusu tarafından kuşatılmış olmak, Allah’ın kınadığı bir hal. Ama Rabbimiz yarın için salih ameller biriktirmeyi ise teşvik ediyor. İnşallah bizi böyle bir tutku kuşatsın, yarın için, ahiret için salih ameller biriktirme tutkusu kuşatsın. O zaman böyle bir kulluk eksenli hayat tasavvuru içerisinde, fertten, Müslüman şahsiyetin inşasından başlayıp, İslami cemaatin inşasına geçip İslami toplumu ve ümmeti inşaya giden bu süreci biz Allah’ın emrettiği gibi, Rasulullah’ın (S) örneklediği gibi ısrarla sürdürür ve sorumluluklarımızı yerine getirirsek inşallah o zaman Allah’ın yardımıyla da sonuç Müslümanların lehine olacak veya yeterli olmadığımız ve toplum davetimize icabet etmediği takdirde de Nuh (as) gibi biz bu yolda öleceğiz. Bu tür bir mücadeleye adanmış olarak sorumluluklarımızı yerine getirerek ve Rabbin rızasını kazanarak öldüğümüz zaman yine zafer. “Allah’ım sen biliyorsun, biz böyle bir yolda mücadele ederken sorumluluklarımızı yerine getirmeye çalışırken geldik, sen de şu yaptıklarımızı mazeret olarak kabul et” demeye yüzümüz olur. İnşallah onu nasip eder Rabbimiz hepimize.

Dördüncü ve son bölüm, Davetin zorluğu ve Gezi olayları hakkında olacak inşallah.

“Günümüz Müslümanları sarayları hedefliyor”

Tahkikat : Tevhidi davet ve şahidlik sorumluluklarımızı hakkıyla yerine getirerek toplumu bilinçlendirmek silahlı mücadeleden daha zor geliyor neden? İçinde yaşadıkları toplumlar cahiliye toplumu, yönetimleri tağuti yönetimler olan birçok Müslüman, bu gerçekliği tevhidi istikamette dönüştürmeyi ve bu uğurda fedakârlıklarda yarışmayı esas almak yerine, kendi ülkelerinde ciddi bir tebliğ ve eğitim çabası içine girmek yerine, başka ülkelere silahlı mücadele için gidiyorlar, döndükten sonra da kendi ülkelerinde de silahlı mücadele yöntemi dışında bir şey düşünemez oluyorlar. Yani döndükten sonra da, kendi ülkelerinde tevhidi davet ve eğitim yoluyla toplumu vahiyle inşa çabasından yine uzak duruyorlar. Neden?

Pamak : Maalesef doğru bir tespit bu, Allah razı olsun. Silahlı mücadeleden daha zor geldiği için insanlar bu konuda ciddi fedakârlıklar yapmıyorlar. Yani bir yerlere savaşmak için gidenlere desen ki“Gel gitme de, şu toplumu İslam’la inşa etmede gecemizi gündüzümüze katalım”, inanın birçoğunu bulamazsınız. Mesela ben yaşadım, Bosna’ya yardım götürdük 1993 yılıydı galiba. Bosna’daki “Müslümanske Sınake” komutanlarına yardımı ulaştırdık. Oradaki savaş ve ihtiyaçları hakkında görüştük. Savaşmak üzere dışarıdan gelenlerin durumunu da konuştuk. Şunu dediler “Allah rızası için kimse gelmesin sizin oradan, gelenler bizi çok zorda bırakıyor. Bizim adama ihtiyacımız yok, silaha ihtiyacımız var. Bizim binlerce adamımız var, silahımız yok. Sizinkiler geliyor, ne dilimizi biliyor, ne coğrafyayı biliyor, ne silahı tanıyor ne de kullanmayı biliyor. Ben bir de ona mihmandar takmak zorundayım, kendi adamıma bir silah bulamıyorum, bir de ona nasıl vereceğim? Hâlbuki onun Hırvatistan’a kadar gelirken aldığı uçak biletinin parası ile ben iki kalaşnikof alabiliyorum serbest piyasadan”. Türkiye’ye döndüm, sonra baktım bizim bir arkadaş tezgâhı kapatmış gidiyor. Dedim ki “bak durum böyle böyle” ve vazgeçti. Sonra dedim ki “gel, sana teklifim şu”. Ben de o sıra il il geziyorum, tebliğ ve davet amaçlı ev sohbetleri, konferanslar vb çalışmalar yapıyorum. Dedim ki “Yalnız gidiyorum, sen nasıl olsa tasfiye ettin işi gücü gidiyordun Allah yolunda ölmeye, hadi gel Allah yolunda böyle çabalar gösterelim”. Dedi ki “Abi pazardaki tezgâh ve işlerimle ilgili yapmam gerekenler var vb bir sürü mazeret sıraladı”. “Keşke dedim engel olmasaydım da Bosna’ya gitseydi, tabi o zaman da onlara yük olacaktı”.

Tahkikat : Cihad kavramının kıtal boyutu ilk bakışta daha zor gelmesi gerekmiyor mu? Neden tebliğ, eğitim ve vahye şahidik yapan bir örneklik oluşturmak, Kur’an ahlakını kuşanarak model olmak daha zor geliyor?

Pamak : Tebliğ, davet, eğitim ve şahidlik görevini hakkıyla yerine getirmeye çalışmak, bu yolda fedakarlıklar yapmak, cahiliyeye, şirke, ifsada, zulme karşı “Kur’an’la büyük cihad” vermek biraz önce verdiğim örnekten de anlaşılacağı üzere daha zor geliyor. Çünkü birincisinde artık dünya ile ilişkisini tamamen kesip, ahiret eksenli bir yönelişe giriyor, ölümü/şehadeti her an tadabileceği fiili durumla karşı karşıya. Ama ülkesinde kalıp tebliğ, eğitim ve şahidlik sorumluluklarını yerine getirme tercihi yaptığında, sanki ölüm birden çok uzaklara gidiveriyor. Artık dünyadaki meşgaleleri, işi, aşı, eşi, çocuklarıyla ilgili birçok sorun üzerine adeta çullanıveriyor ve onu oyalamaya, İslami sorumluluklarını yerine getirmesinin önüne geçmeye başlıyor, yani dünyevileşme yaşanıyor. Hâlbuki ahiret ve hesap bilincini yakîn bir imanla gündemin birinci maddesi yapmak için illa fiili bir savaş ortamına gerek olmamalıdır. Müslüman normal süren hayatı içinde de hep her an ölecekmiş gibi ölüme hazır olma gayreti içinde, İslami davet, eğitim ve şahidlik sorumluluklarını yerine getirmek üzere seferberlik içinde olmalıdır. İşte bu seferberlik hali, başta Kur’an’ı hakkıyla okumak olmak üzere, hayatı, toplumu, tarihi, hali, geleceği ve kevni ayetleri okumayı gerektirmektedir. Üstelik bu okumayı, anlamayı, öğüt alıp yaşamayı ve bu güzel mesajı merhametle diğer insanlara da taşımayı sürekli kılmayı da gerekli kılmaktadır. İşte insanlara zor gelen de budur. İnsanlara, okuma, fıkhetme, okudukları ile hayat arasında bağ kurma, öğrendiği imani, ahlaki, ibadi değer, ölçü ve ilkeleri içselleştirip öncelikle kendisi yaşama ve sonra da bu yaşadıklarını en yakından başlayarak diğer insanlara da taşıma cehd ve gayreti içinde olmak, cephede silah sıkmaya göre daha zor gelebilmektedir.

Ayrıca silahlı cihadta düşman cephesi karşıdadır ve saflar bellidir. Cahili toplum içinde, cahiliyenin çok boyutlu (kurumsal, ideolojik, ekonomik, siyasi, sosyal, eğitimsel, medyatik ve kültürel) kuşatması altında tevhidi davet, eğitim, şahidlikle hayatı ve toplumu dönüştürme hedefli Kur’ani inkılaba yönelik çabalar ise, daha zor gelir. Çünkü düşmanlar/şeytan ve dostları öyle karşı cephede yer almış değildirler. Onları fark etmek cephedeki kadar kolay değildir. Çoğu kez çok yakınında ve hatta hayatın çeşitli alanlarında seninle beraberdirler ve sürekli seni saptırmaya çalışırlar. Onlar her yerdedirler ve her yönden çok boyutlu saldırılarla üzerine hücum edip, çeşitli yöntemlerle, özellikle de dünyevileşmeyi kullanarak iğvalarda bulunup ayağını kaydırmaya çalışırlar. Sürekli ve çok boyutlu bir kirlenme yaşanır cahiliye toplumu içinde ve bu da “verrucze fehcur” emriyle ruczdan (imani ve ahlaki pisliklerden) arınmayı da sürekli kılan bir cihadı gerektirir. Davetçi misyonuyla sürekli Kur’an ahlakını kuşanmış bir örneklik oluşturmak ve bu hali her şartta korumak gerekir. Eğer sürekli bir tevhidi uyanıklık içinde değilsen ve ahiret eksenli bir tasavvuru sürekli diri tutmuyorsan, hesap günü bilinci atacağın adımları ve yaptıklarını, yapacaklarını denetlemiyorsa, şeytan ve dostları sana dost olurlar ve farkına bile varmadan seni alıp götürürler ve başka hayat tarzlarına sürüklerler.

İşte tüm bu kargaşa içinde tevhidi istikameti koruyabilmek ve savrulmamak, sürekli cihad içinde olmayı ve hep hakkı haykıran bir taarruz halinde bulunmayı gerektirir. Yani bu çabaya hiç ara vermemek ve sürekli yeni çabalarla tevhidi davet ve eğitim ve şahidlik sorumluluklarını yerine getirmek üzere seferberlik halini korumak gerekir. Bir gün Karadeniz şehirlerinden birindeydik ve sohbeti müteakip, bir kardeşimiz mealen şu soruyu sormuştu; “Abi bizler de sizin söylediklerinizi kabul ediyor ve bu tevhidi ilkeler çerçevesinde bir imana sahip bulunuyoruz. Ama hayatın içinde birçok gelgitler de yaşıyor, istikameti korumakta ve mücadelede yaşınıza rağmen sizde gözlemlediğimiz diriliği ve sürekliliği yakalayamıyoruz, siz nasıl başarıyorsunuz?” Bu kardeşimize yine mealen şunları söylediğimi hatırlıyorum; “Vallahi kardeşim, bizim de başarıp başarmadığımızı Allah bilir, inşallah sizin bu güzel kanaatiniz bizim için dua olur. Ama şahsen düşmemek için hiç durmamaya çalışıyorum. Davet yolunda biraz dursam, ara versem muhtemelen düşerim diye endişe ediyorum. Bu cihada ara verdiğimiz ya da durduğumuz zaman, şeytan ve dostlarının tesir gücü artacak iğvalarıyla dünyevileşme kuşatabilir. Onun için ölüm gelene kadar da inşallah tevhidi davet, eğitim ve şahidlik sorumluğunu yerine getirme mücadelesinde durmamaya, ara vermemeye çalışacağım. Birbirimize bunun için dua edelim. Rabbimiz hepimize bu diriliği, tevhidi zindeliği ve ölene kadar da istikameti korumayı, hâl (ahlak) ve kâl (söz) ile Hakka daveti sürdürmeyi nasip etsin”. Hicr 99. ayette ifade edildiği gibi, Rabbimize yaptığımız bu ibadetimizi, O’na secde halinde olmayı, hayatımızı O’na secde/itaat ettirmeyi ölüm gelinceye kadar sürdürmemiz gerekiyor.

İşte bu büyük önemine binaen, Kur’ani kurtarıcı mesajı yayma çabası, bu anlamda tevhidi davet, eğitim ve şahidlik sorumluluğunu hakkıyla yerine getirme mücadelesi Rabbimizce de “kâfirlere itaat etme ve onlara karşı Kur’an’la büyük cihad ver” (25/Furkan 52) ayetinde “Cihaden Kebira” olarak nitelendirilmiştir. Bu yüzden Peygamberlerin (s) hiç birisi silahlı mücadeleyi yöntem olarak tercih etmemişlerdir. İlahi vahiy, onları öncelikle ve sürekli olan yöntem olarak ‘vahiyle büyük cihad”a yönlendirmiştir. Tabii ki, güç ve otoriteleri oluştuğunda ve saldırıya uğradıklarında ya da davetin önü zorbalarca kesilmeye kalkışıldığında, yani gerektiğinde silahla da savaşmışlardır. Ama silahlı mücadeleyi bir yöntem olarak tercih etmemişler ve sürekli bu yöntemi takip eden bir konumda da olmamışlardır. Aslında Rabbimizin “Cihaden kebira/büyük cihad” olarak nitelendirdiği ve cihadın belki de %90’nını teşkil edecek kadar kapsamlı ve sürekli olan cihad, davetin muhatapları, şeytan ve dostlarından, tağutlardan kaynaklanan saldırı, sıkıntı ve darlanmalar sebebiyle en zorlu ve yıldırıcı cihadtır. Bütün Peygamberlerin ve sabikun olan öncü İslami şahsiyetlerin davet sürecinde, yani Kur’an ile büyük cihad kategorisine giren İslami mücadelelerinde ne kadar da çok zorlandıklarını Kur’an bize bildiriyor. Rabbimizin de “çok zalim ve çok cahil” olarak nitelendirdiği davetin muhataplarının çoğunluğunun cahiliyede direnmelerini ve kendilerine yönelik zulümlerini, Peygamberler Allah’a şikâyet etmişlerdir. Bütün Peygamberler ve dava arkadaşları, davet mücadelelerinde pek çok sıkıntılara katlanmışlar, baskı altına alınmışlar, işkence görmüşler, zulmün her türlüsüne muhatap kılınmışlar, şehid edilmişler, yurtlarından çıkarılmışlar, aşağılanmışlardır. “Allah’ın yardımı ne zaman” diyecek hale gelene kadar darlanmışlar, büyük bedeller ödemişlerdir. Üstelik dünyevi iş, aş, mal, makam, servet vb konularda da çok sıkıntılar yaşamak, onları da Allah yolunda terk etmek, yani dünya ekini konusunda zarar etmek de bunlara ilave maddi kayıpları teşkil etmiştir. İşte tüm bunlar göstermektedir ki, tevhidi davet, eğitim ve vahye şahidlik sorumluluklarını yerine getirerek “Cahiliyeye karşı Kur’an ile Büyük Cihad Vermek”, daha uzun soluklu ve daha zorlu bir mücadeleyi, büyük bir sabır ve azmi kuşanmayı, dünya ekinini ikinci plana atıp ahiret ekinini esas alan bir adanmışlığı gerekli kılmaktadır.

KUR’AN’IN ÖVDÜĞÜ ÖRNEKLERDE, HEP ŞİRK İKTİDARLARINDAN UZAK DURMAK, TAVİZ VERMEKTENSE SARAYLARDAN MAĞARALARA, ZİNDANLARA SIĞINMAK VARKEN, GÜNÜMÜZ MÜSLÜMANLARI İKTİDARLARA, SARAYLARA DOĞRU KOŞUYORLAR

Tahkikat : Aslında görebilen gözler ve akledebilen kalpler için, Kur’an da bu konuda Peygamberi güzel örneklikleri ortaya koyarak yolumuzu aydınlatıyor, öyle değil mi?

Pamak : Evet, Kur’an’ın bildirdiği üzere, tevhidi davet, eğitim, şahidlik ve “vahiyle büyük cihad” yolunda, her türlü baskı, zulüm, aşağılamaya, işkenceye, hor görmeye ve yurtlarından çıkarma tehdidine muhatap kılınan Peygamberler, her şeye rağmen ve her şart altında şiddete başvurmadan vahyin kurtarıcı mesajını insanlara ulaştırmak ısrar ediyorlar. Yunus (AS) davetine muhatap olanların cahilce direnişine dayanamayıp memleketini ve toplumunu terk etmiştir (Tabii ki, görevini tamamlamadan görev mahallini Allah’ın izni olmadan terk ettiği için Rabbimizin uyarısı üzerine tevbe etmiş ve kavmine geri döndürülmüştür). Nuh(AS) “Ya Rabbi yenildim, gece anlattım gündüz anlattım, açık anlattım, gizli anlattım” demek durumunda kalmış, 950 yıllık daveti sonucunda bir gemi dolduracak kadar bile insan iman etmemiştir. Ashab-ı Kehf, saraylardaki imkânları, dünyevi çıkarları terk edip, zalim sultanın yüzüne hakkı haykırmanın karşılığı olarak mağaraya sığınmışlardır. Böyle zalim ve cahildir çoğunluk insanlar, davete icabet etmezler, zorlarlar, bıktırırlar, yorarlar, hakaret ederler, aşağılarlar, dışlarlar, küfrederler, cinlenmiş derler, şu derler bu derler. Ama ona rağmen merhametle daveti sürdürmekte ve güzel örnek olmakta ısrar etmek gerekiyor, çok zor bir şey. Ama bu yolda sabırla ısrarlı bir yürüyüşü tercih edenler Allah’ı razı edebiliyorlar.

Mesela Ashabı Kehf örnekliği üzerinde bir daha düşünelim, o gün onlar gibi yüz binlerce genç yaşıyor dünyada, hiç birisini biliyor ya da hayırlı biçimde hatırlıyor muyuz? Hayır. Ama bakın bu az sayıda ama onurlu, ilkeli tevhidi duruş sergileyerek, cahiliyede kitlelerle birlikte olmayı, iktidarların yanında dünyevi imkanlar ve saraylar içinde durmayı değil de, öldürülmeyi göze alarak Allah’ın tarafını tercih ettikleri için onları hatırlıyoruz, hayırla yad ediyoruz. Çünkü onlar, zalim sultana karşı hakkı haykırdıkları, hak yolda ısrar edip, imanın ahlakını kuşandıkları ve sarayları terk edip Allah yolunda mağaralara sığınmaya razı oldukları için şeref kazandılar ve unutulmamayı hak ettiler. Saraylara (iktidarlara) ulaşmak için, kitlelerle buluşup marjinallikten kurtulmak kompleksiyle, iman ilkelerine, İslami kimliğin sabitelerine aykırı davranmak yerine, batıl ve zalim sultana karşı Hakkı haykırarak mağaraya sığınmak onlara izzet ve şeref kazandırmıştı. Çünkü “izzet ve şerefin tamamı Allah’ın yanındadır” (Nisa 139). Bu yüzden Rabbimiz onları kıyamete kadar gelecek bütün insanlığa hitap eden evrensel mesajında örnek göstererek şereflendirmiş, bugün ve yarın tüm mü’minler onları hayırla yad etmeye ve dua etmeye devam edeceklerdir. Bütün bu örnekler gösteriyor ki “Tevhidi Davet Uğrunda ve Hak Yolda Marjinallik Şereftir”.

İşte Hak yolda tavizsiz sebat etmenin ve her şartta Hakkı ayakta tutmanın idrakinde olan bütün Peygamberler ve Kur’an’ın bildirdiği güzel örnekler dayanılmaz gibi görünen bütün zorluklara katlanarak tevhidi davetten tavize yanaşmamışlar, kitleleri ya da iktidar nimetlerini kazanmak pragmatizmi uğruna davalarından taviz verip uzlaşmamışlardır. Mesela Yusuf (as) Aziz’in hanımına bir miktar taviz verse zindana atılmayacakken, imani ve ahlaki ilkelerini korumak adına, içinde yaşadığı saraya zindanı tercih etmiştir. Musa (as) Firavun’un sarayında büyümüştür, biraz uyum sağlasa sarayda önemli mevkilere gelebilecekken, sarayı terk edip kendini çöllere vurmuştur. Ashab-ı Kehf de, bazıları zaten kralın danışmanı olarak sarayda bulunuyorlardı, önlerinde her türlü dünyevi imkân açılmıştı, onlar da Haktan taviz vermeyen, zalim sultana hem de sarayında hakkı haykıran bir onurlu direniş sonucu öldürülme tehdidi ile mağaraya sığınmışlardı. En son Peygamber Hz. Muhammed (s) ise, bir avuç iman edeniyle birlikte ekonomik ve sosyal boykotlarla açlığa mahkûm edilirken, zaten az sayıda olan iman eden kardeşlerinden bazıları ağır işkenceler altında inlerken ve hatta bazıları şehid edilirken, uzlaşma karşılığında “Devlet Başkanlığı” teklifi yapılmış ve kesin bir dille reddedilmiştir. Canlarını kurtarmak gibi bir maslahat için bile, Allah’ın hükmüyle hükmedilmeyen hiç bir iktidara yanaşmamışlar, taraf/yandaş olmamışlar ya da Dar-ün Nedve’de ve devlet başkanlığı da dâhil hükmetme makamında yer almaya, destekçi olmaya çalışmamışlardır.

Görüldüğü üzere Kur’an’da Rabbimizin gösterdiği örnekler, taviz ve uzlaşmayla bulunulacak şirkle hükmeden saraylara, iktidarlara sırt çevirip, zindanlara, çöllere, mağaralara ve işkence altında şehadete ve hicrete razı olmuşlardır. Bugün ise, tevhidi uyanış süreci öncüsü konumunda bulunan birçok kardeşimiz bile, farklı boyutlarda tavizlerle, bir takım kazanımlar, imkânlar elde etmek ya da bunları korumak refleksiyle ve çeşitli duygusallıklarla sistem içi iktidarlara doğru koşuyorlar, taraf ve destekçi oluyorlar. Tevhidi davet ve toplumu vahiyle inşa etme mücadelesine ara verip ya da bu süreçte geliştirdikleri hak-batıl karışımı bir dille tevhidi istikamete ve ölçülere zarar verecek söylemler geliştirip, görece olumlu laik iktidarlara eklemleniyorlar.

İşte bu durumu gözlemleyen bir kısım Müslümanlar da davet yolunun tuzaklarla, imtihanlarla dolu uzun sürecinin bu zorluklarına katlanamıyorlar. Yahut da sistem içine savrulan örneklerin halinden etkilenip, her şartta istikameti korumanın zorluğunu görüp endişeye kapılıyor, umutsuzluğa sürükleniyorlar. Bunun sonucunda da bazıları Kur’an ile büyük cihada nazaran daha kolay gelen yoldan şehit olalım diye başka ülkelere silahlı mücadeleye katılmak üzere gidebiliyorlar. Hâlbuki gidilen o ülkelerin de, içinde bulunulan kendi ülkelerinin de sahici kurtuluşu, tevhidi istikameti her şartta koruyarak gerçekleştirilecek Kur’ani inkılapla toplumun vahiyle inşa edilmesinden, yani “küfre karşı Kur’an ile büyük cihad”dan geçiyor. Herkes kendi bulunduğu ülkenin toplumunu vahiyle inşa etmedikçe, tevhidi istikamette bir dönüşüm gerçekleşip Allah’ın vadettiği yardıma müstahak olunmadıkça ümmetin kurtuluşunun mümkün olmadığı artık anlaşılmalıdır. Oraya buraya gidip silahlı mücadeleye destek vermekle sonuç alınamıyor, yerli halkların emperyalist işgallere muhatap kılındıkları yerlerde, Irak, Afganistan, Filistin ve Çeçenistan gibi yerlerde işgale karşı silahlı direniş tabii ki hem hak hem de görevdir. Ama görüyoruz ki, on yıllar geçtiği halde bu bölgeler hala kaos içinde katliamlarla boğuşuyor ve hiçbir yerde silahlı mücadeleyle İslami bir topluma ve adalet sistemine ulaşılabilmiş değil. Üstelik yakın vadede de böyle bir ihtimalin işaretleri görünmüyor, çünkü toplumların vahiyle inşası gerçekleşebilmiş değil. Bosna’da silahlı mücadele sonrası laik bir devlet kuruldu ve Müslümanların da işi bitti. Bundan sonra, hiç kimsenin ne Türkiye’de geceyi gündüze katarak tevhidi davet seferberliği başlatması söz konusu, ne de Bosna’ya bu sefer de tevhidi davet, eğitim ve şahidlik amacıyla gidip Bosna halkını İslami adalet devletine layık olacak dönüşüme uğratalım ve tağuti laik sistemden kurtaralım diye bir eğilim söz konusu.

Gelinen noktada silahlı mücadelenin devam ettiği yerlerde de, diğer bölgelerde de Allah’ın yardımına müstahak olacak vahiyle inşa olmuş toplumlar ortaya çıkarılabilmiş değil. Bu yüzden de, savaşlar devam etse de bitse de durum değişmiyor ve zillet, zulüm, sömürü, adaletsizlik, kaos devam ediyor.  Burada dikkat çekilmesi gerekli bir başka konu da, dışarıdan gelen silahlı güçlerin baskısıyla bir ülkeye İslami adalet sisteminin gelmeyeceği hakikatidir. Dıştan gelen silahlı örgütlerin, Suriye’deki IŞİD örneğinde de görüldüğü üzere, faydası bir yana zararı bile olmaktadır. Hem yerli halkı rahatsız etmekte, şer’i hudutları aşan adaletsiz uygulamalarıyla nefrete yol açmakta, İslam’ın şerefli imajını kirletmekte, hem de İslam düşmanlarının eline kozlar verip Müslüman halkın zalimlere, tağutlara, işgalcilere, emperyalistlere karşı onurlu direnişini zora sokmakta, yıpratmaktadır.

O halde zaruretler gerektirdiğinde, şartlar oluştuğunda ve güç yetirilebildiğinde silahlı mücadele de gündeme gelse bile, aynı zamanda cephe gerisinde toplumsal alanda tevhidi davet, eğitim ve şahidlikle toplumu dönüştürmeye ve vahiyle inşaya yönelik çabalar da paralel çalışmalar olarak sürdürülmelidir. Böylece halk için umut olacak Kur’ani ahlak, örneklik/şahidlik fert ve cemaat (vasat ümmet) planında modelleştirilerek, Kur’ani toplum nüvesi ortaya çıkarılıp cazibe merkezi haline getirilerek, hem Allah’ın yardımını hak etmeye, hem de Allah’ın toplumun durumunu değiştirip İslami devleti takdir etmesine yönelik zemin hazırlanmaya çalışılmalıdır.

Tahkikat : Peki değişik ülkelerde zorba, diktatör rejimlere karşı özgürlük ve adalet talebiyle ayaklanmış olan halklara destek için hiç mi gidilmemelidir?

Pamak : Yok hayır, tabii ki gidilebilir. Zorbalara karşı özgürlük talebiyle ayaklanmış Müslüman halkların silahlı mücadelelerine destek olmak için temsili ve bilinçli gidişleri, yetişmiş kadroların gittikleri yere yük olmadan katkı vermek üzere gitmelerini, ben de ümmet bilincinin yeniden yeşertilmesine de katkısı olacağı için önemli bulduğumu ve onlara dua ettiğimi ifade etmeliyim. Bu sebeple, ilkeli ve disiplinli biçimde, çok sayıda değil ama “temsili anlamda” gitmeye taraftarım, zira ümmet bilincinin yeşermesi için bu tip diyalogların önemli rolü vardır.  Bu tür gidişler anlamlıdır, değerlidir. Bu görevi nitelikli ve organize biçimde ifa edenlerden Allah razı olsun. Bir kısım Müslümanlar da o konuda uzmanlaşmış olsun ama herkesin yollara düşüp gitmesi oradaki insanların işini zorlaştırır. Ama biz Müslümanların, daha ziyade o ülkelerdeki Müslüman halkların zulme, despotizme, emperyalist işgallere karşı haklı direnişlerini, haklı davalarını bulunduğumuz ülkenin ve dünya halklarının fark etmesine, lehlerinde kamuoyu oluşmasına katkı sunan çabalar göstermemiz, dualarımızla ve maddi-manevi yardımlarımızla, konferans, panel, basın açıklaması türü etkinlik ve eylemliliklerimizle yanlarında olmaya çalışmamız gerekir. Elhamdülillah, Allah kabul etsin hepimizi bu tür sorumluluklarımızı da yerine getirmeye çalıştık, çalışıyoruz. Ama genel manada gidişi, yapılan yanlışları da vahyi ölçülerle analiz edip dersler çıkarmak, hem kendi yolumuzu tespit için, hem kardeşlerimizin hiç değilse bundan sonra dikkat edecekleri hususları fark ettirmek anlamında öz eleştiri ve “emr-i bil maruf”u da ihmal etmemeliyiz. Ayrıca yaşadığımız ülkeden başlayarak öncelikle ve sürekli olarak tevhidi davet ve eğitimle ümmeti vahiy ekseninde yeniden inşaya yoğunlaşmamız ve ölüme kadar da bu çabayı sürdürmemiz gerekir.

Başka ülkelere savaşmak için giden Müslümanların bütün bunları da düşünmeleri ve konjonktürel durumların getirdiği görece olumlulukların arka planını da düşünerek, dikkatli hareket etmeleri gerekir. Nitekim başka illerden tanımadığım, bugün de görsem hatırlayamayacağım bazı Müslümanlar Suriye’ye gitmek üzere Ankara’dan geçerken bana da uğramışlardı, onlara nasıl gittiklerini sordum. Çok rahat gidiyoruz, geliyoruz dediler. Neden rahat gidiyorsunuz? Çünkü Tayyip Erdoğan’ın politikalarıyla da örtüştüğü için dedim. Ama diğer yandan bakıyorsunuz Dışişleri Bakanı Davutoğlu Küresel Terörizmle Mücadele Forumu’nun eş başkanı. Şimdilik size göz yumarlar, ama hepinizi fişliyorlardır şu anda. Dikkat edin, bari onlara haber vermeyin, habersiz gidin gidecekseniz. Oradan döndükten sonra sizi El-Kaide operasyonlarına muhatap kılarlar. Mesela Afganistan’a gidip gelen çocukların çoğunun El-Kaide ile bir bağlantısı yok, Allah rızası için gidiyorlar. Yüz yıl önce onlar buranın halklarına yardıma koşmuşlar, bugün de bir nevi ahde vefa duygusuyla oraya gitmiş çocuklar. Onları hemen El-Kaide operasyonlarına muhatap kılma zulümdür. Bu tür kardeşlerin evlerini gece yarısı, sabaha karşı kadın erkek ayırmadan basıyorlar, hem de Erdoğan döneminde. Mahremiyeti dikkate almadan, çoluk çocuğun içinde kaldırıp götürüyorlar ve aylarca içeride tutuyorlar. Wikileaks belgelerinde yayınlandı, Elçilik Washington’a yazıyor: “Biz bu tip operasyonlarla ilgili emniyetle temas halindeyiz, bunların çoğunluğu El-Kaide değil ve hükümet de bunu biliyor. Hükümet bu operasyonları ‘sindirmek amaçlı olarak yapıyoruz’ diyor”şeklinde rapor ediyor. Ben basında yer alan bu konuyu daha önce de yazmıştım, o zaman konferansta da anlatmıştım. Hükümet bu konuda sustu kaldı, sadece emperyalistlere yapılan bu tür bir beyanın bile bir hükümeti istifa ettirmeye yetecek bir utanç vesilesi olarak görülmesi gerekir. Sen kendi vatandaşını sabaha karşı mahremiyet falan dinlemeden evini basıyorsun El-Kaide operasyonu diye, ondan sonra altı ay bir sene yatırıp zulmediyorsun, sonra da bırakıyorsun, çünkü yok bir şey. Bunun hukuk ve ahlakla bir bağlantısı olabilir mi?

Tahkikat : Hala da yatanlar var yıllardır aynı suçlamalarla

Pamak : Var tabi, yatanlar var. Konya’dan Alaaddin hocayı bir sene falan yatırdılar geçen sene çıktı. Bir sene niye yatırıyorsun bu alim Müslüman’ı. Çoluğu çocuğu var, medresesi var, öğrencileri var, Konya’da İslami eğitime yoğunlaşmış alim bir insan. Çocuklarını, öğrencilerini, onun ilminden istifade edecek insanları bu zulme muhatap kılmak neyle izah edilecek? Hepsi mahvoldular, tam bir zulüm yani. Sırf Amerikalıları memnun etmek için veya burada baskı kurmak ve sisteme uyumlu görmedikleri, tevhidi davet ve eğitimle toplumu dönüştürmek isteyen Müslümanları korkutmak ve sindirmek için. Suriye’de de önce yerli halkı rejime karşı silahlı mücadeleye cesaretlendirdiler, oraya dışarıdan giden mücahidlerin önünü açtılar, hatta teşvik ettiler, şimdi de ileride başımıza bela olacak korkusuyla tam tersi pozisyonlar için harekete geçtiler. O yüzden Müslüman akıllı olmalıdır. Ferasetli ve basiretli davranmalı, vahyin ve sünnetin ölçülerini dikkate almalıdır. Bireysel hareketten ziyade birlikte şura ile müminlerin şurası ile sevk ve idare edilecek işlerin içinde olmalıdır.

Sonra şu da unutulmamalıdır ki, daha önce de vurguladığım üzere, on yıllardır çeşitli bölgelerde yerli zalimlere, tağutlara ve işbirlikçiliğini yaptıkları küresel güçlere karşı sürdürülen silahlı mücadelelerle bölge insanının İslami adalet sistemine ulaşması söz konusu olmamıştır. Çünkü böyle bir sonuç, ancak o toplumun buna layık olacak şekilde değişim ve dönüşüm yaşamasıyla, bu anlamda özündeki cahiliyeye ait değer, kavram, ölçü ve fikirleri söküp atıp yerine tevhidi olanları ikame etmesiyle ulaşılabilecek bir sonuçtur. Ama maalesef bütün bu ülkelerde Allah’ın toplumun durumunu değiştirmeyi bağladığı yasasına uygun bir değişim olmadığı ve Allah’ın vaat ettiği ilahi yardımı hak ediş gerçekleşmediği için, hem zorbalara karşı silahlı mücadele bitmiyor, hem de bir türlü İslami adalet devletine ulaşılamıyor. Halbuki bir zorunluluk ve nefsi müdafaa zaruretiyle silahlı mücadeleye başlanmış olsa bile, bu konuda sonuç almaya yeterli hazırlık, savaşacak kadro ve güç, nitelikli birliktelik ve ilahi yardımı hak edecek tevhidi bir nitelik de söz konusu ise dahi, ancak zorba sistemin yıkılmasıyla sonuçlanabilir. Ama yine de toplum İslami sisteme müstahak olacak öz değişimini yaşamamışsa o sistem gelmeyebilir.

O halde bu durumda bile yine esas işe yoğunlaşmak, toplumu vahiyle inkılaba uğratıp inşa etmek için seferber olmak gerekecektir. Zaten bir yandan zorunlulukla kendisini dayatmış silahlı mücadele sürecinde bile, savaş dışı kadroların cephe gerisinde bu konulara yoğunlaşmış olması gerekirdi. Ama maalesef böyle olmuyor ve çoğu yerde, ister doğrudan silahlı mücadele süreçlerinde, isterse Türkiye, Mısır ve Tunus gibi ülkelerdeki, 28 Şubat benzeri zorba, laik, ulusalcı, baskıcı, yasakçı ve batıcı yönetimlerin, bürokratik vesayet rejimlerinin kuşatması altında bulunulan süreçlerden sonra gelen görece olumlu ortamlarda Müslümanlar daha iyi durumlara da ulaşabilmiş değiller. Buna rağmen o daha şedit baskıcı dönemden kurtulmanın yol açtığı duygusallıkla ya da kimi kazanımları abartan bir yaklaşımla, gelinen gri tonlu cahiliye sistemlerinin laiklikle ve demokrasiyle İslam’ı sentez etmeye yönelik hak-batıl karışımı “Ilımlı İslam” politikalarından, ya da sistem içi hükümet olma çabalarından razı hale geliveriyorlar.

28 ŞUBATTA BASKILAR, AKP DÖNEMİNDE İSE REHAVET MÜSLÜMANLARI DÖNÜŞTÜREN TESİRLER BIRAKTI

Tahkikat : İnsanlara, yaşadığımız sistemin Allah’ın razı olmadığı bir sistem olduğunu söylediğimizde rahatlıkla ben hem laik hem de Müslüman’ım diyebiliyorlar.  28 Şubat öncesi bu böyle değildi, 28 Şubat sonrasında kavramlar ve zihinler bu şekilde dönüştü. Türkiye’de ılımlı İslam dönüşümü fiili olarak gerçekleşti gibi, karşımızdaki birçok kardeşlerimiz ve insanlarımızın üzerinde bu tesiri apaçık gözlemliyoruz. Bu konuda ne dersiniz hocam?

Pamak : Bu baskıcı süreçlerde, gerek korku ve beklentiler, gerek uzun soluklu zorlu mücadele sürecine takat yetiremeyen yılgınlıklar, her şartta dimdik ayakta duracak, istikamet ve ilkelerini koruyacak nitelikli bir alt yapıya, her şartta mücadeleyi sürdürebilecek bir birikime, samimi ve isabet kaydetmiş bir imana sahip olmamak savrulma ve dönüşümlere yol açtı. Bunun yanında, gerek marjinallikten kurtulup, bir an önce kitleleşme ve iktidar imkânlarına kavuşma aceleciliği ve gerekse de dünyevileşmeyle, geç kalmış olmanın hırsıyla bir an önce makam, mevki, mal, mülk sahibi olma, iktidarlara yanaşarak bu tür kazanımları elde etme ve çoğaltma pragmatizmi de bu tür bir değişim ve dönüşümü sağlayan ve hızlandıran sebepler arasında sayılabilir. Uzun soluklu davet sürecini sabırla sürdürmede yılgınlığa düşenler, toplumu dönüştürmeye yönelik tebliğ, eğitim ve şahidlik sorumluluklarını hakkıyla ve yeterince yerine getirmedikleri halde, sonuç alamadıkları kanaatiyle yılgınlığa düşmüş ve dönüştüremedikleri toplumun geleneksel hurafelerini yeniden keşfedip o istikamette değişim geçirmekte tereddüt etmemişlerdir. Yani toplumu ve sistemi dönüştürmede acze düşenler, madem onları değiştiremiyoruz, o halde biz onlara doğru dönüşürüz konumuna düşmüşlerdir.

Sonuçta bunlara ilaveten bir de, küresel sistemin ve yerli işbirlikçilerinin sopa ve havuç politikalarıyla dönüştürmeyi, ılımlılaştırmayı hedefleyen projeleri sonucu, dünyevileşme eğilimlerinin de tahrikiyle büyük ve yaygın değişim ve dönüşümler yaşanmış bulunuyor. Hâlbuki Müslümanlar, malum zorba süreçlerde vahye daha çok sarılıp, cahiliyenin ve dünyevileşmenin tüm kirliliklerinden arınmış ve tevhidi istikameti koruyarak çıkmış olmalıydılar. Hatta Kur’ani ahlaki kuşanmış kadrolarıyla çok daha güçlü ve etkili olarak görece özgürlükçü yeni dönemlerde, tağuti sistem içi değişimle gelinen görece olumluluk ortamlarında çok daha yaygın bir tevhidi davet, eğitim ve şahidlikle cahiliye toplumuna alternatif Kur’an toplumu nüvesini inşa ederek Kur’ani inkılaba doğru büyük bir hamle içine girmeliydiler.

Maalesef sizin de değiniz gibi, saydığım sebeplerle tam tersi yaşandı ve Müslümanlar baskıcı dönemde baskıların etkisiyle yaralı çıktılar, yeni dönemde de rehavete, kazanımlara odaklı pragmatizmle sistem içi demokratikleşme çabalarına eklemlenerek tam bir istikamet krizine yakalandılar. Bu sebeple gözlerimiz hemen yakın çevremize döndürdüğümüzde bile, sizin ifadenizle “ılımlılaşmış, çoğu demokrasiyi içselleştirmiş, bir kısmının da artık laikliği de İslam ile uzlaştırmaya doğru savrulma emareleri taşıdığı” noktalara gelindiğini üzüntüyle tespit ediyoruz. Rabbimiz bu krizden çıkmayı, istikameti tevhidi ölçülerle düzeltmeyi ve toplumu Kur’an ile inşaya yoğunlaşmayı nasip etsin inşallah.

MÜSLÜMANLAR OLARAK, KİME YAPILIRSA YAPILSIN HAKSIZLIĞA KARŞI ÇIKMALIYIZ

Tahkikat : Gezi olaylarına gelmek istiyoruz hocam. Müslüman kimliğine doğrudan saldırılar yapıldı AKP üzerinden. Allah’ın dinine, şeriata saldırı yapıldı. Mazlum olana destek olmak, kendine yakın gördüğü insanlara destek olmak gibi bir ikilemde kaldı parlamenter siyaseti benimsemeyen insanlar dahi. Bu konuda ne dersiniz?

Pamak : İkisi de batıl olsa bile, biz adil şahid olma ahlakımızla, mazluma yapılan haksızlığa karşı çıkmak, zalime itiraz etmek sorumluluğunu da taşımaktayız. Ama bu sorumluluğumuzu, İslami kimlikle ve Kur’an’ın dur dediği yerde durarak, özgün ve bağımsız bir duruşla yerine getirmemiz lazım. Batılın gri versiyonuna eklemlenerek, yandaş olarak, meylederek veya destekçi haline dönüşerek değil. Mesela 2006 yılında biz bir panel yaptık, eğitim paneli. O zaman Mehmet Ali Şahin bakandı, vakıflara bakan bakandı. Televizyonlarda şöyle bağırdı : “Kimse Atatürk’ü eleştiremez, eleştirirse gerekirse kapatırız bu vakfı”. Yargısız infaz yani, bir bekle, müfettişlerini gönder, olay nedir araştırılmasını sağla. Bir de Atatürk’ü de eleştirebiliriz, kapatamazsın da. Neye göre konuşuyorsun? Bundan dolayı üzerimize gestapo gibi müfettişler gönderdi.

Tahkikat : Gazetelere çıktığı zaman değil mi, İLKAV konferansında Atatürk’e ağır eleştiri diye?

Pamak : Evet, Mehmet Ali Birand’ın “Kim bunlar? Hem de Kur’an okuyarak açılış yapmışlar. Bir de kadın erkek ayrı oturtmuşlar” dediği zamanlar. Normalde vakıflar müfettişleri bize hep gelirler, beraber namaz kılarız, teftişlerini yaparlar, hep böyle namazında niyazında insanlardır. Bu gelenler gestapo gibi tipler. “Siz kimsiniz?” dedim. “Vakıflar müfettişiyiz” dediler. “Nerden belli?” dedim “Kimlikleri verin”, güvenemedim. Baktım hakikaten öyle. Öğreniyorum, Halk Bankası müfettişleriymiş bunlar, Ecevit döneminde 28 Şubat sürecinde bunları Vakıflar Genel Müdürlüğüne almışlar. “Resmi ideoloji Kıskacında Eğitim” panelini düzenlemesi sebebiyle İLKAV,  bu paneldeki konuşmalarımız sebebiyle de benimle birlikte Öğretmensen Genel Başkanı da basında hedef haline getirilmiştik. Basın mensupları Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’e soruyorlar, “Öğretmensen genel başkanı böyle böyle konuşmuş”. “Hele durun bakalım” diyor, “Müfettişlerimizi göndeririz, durumu tespit ettiririz, ondan sonra konuşurum, ben şu an görüş açıklayamam”. M. Ali Şahin ise yargısız infaz yapıyor. Daha olayı müfettişleriyle tespit ettirmeden, anlamadan, “kimse Atatürk’ü eleştiremez gerekirse kapatırız” diyebiliyor. Hadi diyelim ki o an şaşkın davrandı, basın önünde öyle konuşmak zorunluluğunu duydu, gerçi Hüseyin Çelik örneğinde görüldüğü üzere böyle konuşmak zorunluluğu yok ama o zaafı gösterdi diyelim, peki daha sonraki günlerde müfettişleri gönderirken, niye bize ve değerlerimize yabancı ve önyargılı olan müfettişleri özellikle seçilip gönderdiler? Anlayacağınız bu tutum düşmanca bir tavrın göstergesi olarak dikkat çekiyor. Neyse, bize ve inancımıza karşı önyargılı müfettişlerin raporlarıyla bizi kapatma davası açtılar. Bir sene sonra 2007 sonu olmalı, AKP’nin kapatılma davası açılmaz mı? Hem de aynı gerekçelerle: “Atatürk ilkeleri ve laikliğe aykırılıkta odak teşkil etmek”.  AKP hükümetinin bize yönelik kapatma davası açtıkları aynı sebeple, sistem de onlara kapatma davası açıyor.

Biz o zaman bir basın açıklaması yayınladık, İLKAV olarak. “Böyle böyle yapıldı bize, şimdi ise aynı gerekçe ile AKP kapatılmaya çalışılıyor. Ama biz Müslüman kimliğimizle ve adil şahitliğimizle AKP’ye yapılan bu zulmü ve haksızlığı protesto ediyoruz. Çünkü biz Müslümanlığımız gereği olarak, halkları kaderleri üzerinde söz sahibi kılan Allah’ın toplumsal yasasının hiç bir zorba güç tarafından engellenmeden işlemesinden yanayız. Toplumlar nasıl bir yönetime layık olurlarsa onunla yönetilmelidirler.  Egemen statükonun sahiplerine diyoruz ki, siz kendi yasalarınıza bile sadık değilsiniz, acıkınca putunuzu yiyorsunuz. Yani halkın iradesine saygısızsınız, halkın iradesiyle seçilmiş bir partiyi kapatmaya kalkıyorsunuz. İslam’ı da bahane ederek İslam’la olan savaşınızı AKP üzerinden yapıyorsunuz. AKP İslam’ı temsil etmez. İslam’ı biz Müslümanlar temsil ederiz. Hodri meydan, ne gücünüz varsa bizim karşımıza çıkın, bizimle hesaplaşın. Medyanız var, tahsis edin, gelin Kemalist ideolojinizle karşımıza geçin, biz de İslam’ı anlatalım. Düşüncelerinize, ilkelerinize ve ideolojinize güveniyorsanız karşımıza çıkın, meydan okuyoruz. İslam’la savaşınızı AKP üzerinden yapmayın” dedik. Bakın, İslami ölçüler içinde, hem ona yapılan haksızlığa karşı çıkıyoruz, ama hem de gerçek Müslüman’ca temsilin orada değil burada olduğuna işaret ediyoruz. Demek ki, bizim bu şekilde davranmamız lazım, yani zalime karşı mazlumdan yana tavır koymamız, halkların kaderleri üzerinde özgür iradeleriyle söz sahibi olmalarına ve layık oldukları yönetimlerce yönetilmelerine dair ilahi yasanın işleyişini engellemeye kalkışan zorbalara karşı itiraz etmemiz lazım.

Tahkikat : Gezi olaylarında da AKP hükümeti bir nevi darbecilerin desteklediği kalkışmaya muhatap kılındı. Müslümanlar doğru bir yerde durabildiler mi? Sizce ne yapılmalıydı?

Pamak : Evet Gezi olaylarında da aynı şey oldu. Başlangıçta masum çevreci bir içerikle başlayan eylemler, zamanla şiddetin ve terörün egemen olduğu, vandalist yakıp yıkmaların gerçekleştiği, iç ve dış güçlerin elbirliğiyle destek verip tahrik ettiği darbeci bir kalkışmaya dönüştürüldü. Bu konuda benim de bir komplo teorim var. Nedir komplo teorisi? Bir takım verilerden kalkarak, bu şundan dolayı oluyordur diye zanna dayalı bir teori üretirsin. Şimdi ben de öyle diyorum. İlk gün gezi parkında bir araya gelen bir avuç çocuk var. Katılım da sınırlı, hedefleri de sınırlı. Hedefleri ne? Yeşili korumak, parkları korumak, ağaçları korumak. İçinde bizim yakından tanıdığımız kişilerine çocukları da var. Bizim çocuklarla faceden haberleşiyorlar, oradan haberdar oldum. Hatta kimi AKP’li vekillerin çocukları da varmış. Düşünün işte, böyle çeşitli kişiler katılmış ilk günler. Okul arkadaşları vb. vesilelerle gitmişler. Orada çadırlar kurulmuş ve bir grup da orada kalıyor. Şimdi orayı sabaha karşı basıyorsun polis ve zabıtayla. Ve çadırları yakıyorsun, suç işliyorsun, yasalara aykırıdır. Yakamazsın birinin malını, müsadere edersin yani alıkoyarsın. Yakma eylemi ise suçtur, terördür yani. Polis ve zabıta terör estiriyor. Bu kadar ahmakça bir şeyi niye yaptılar diyorum ve buradan teorimi işletmeye başlıyorum.

İkinci olarak, parklar müdürünü görevlendireceğin yerde, hadi onu aştık, Belediye başkanı girsin devreye, onu aştık emniyet müdürü, onu da aştık vali girsin devreye. Bakıyorsun, doğrudan başbakan giriyor devreye ve neredeyse bütün sorunları başbakan çıkartıyor. Çözecek adam kalmıyor, hâlbuki oralarda başlar çözme çabaları, onlar çözemezse başbakan bilge adam olarak girip ortamı yatıştırır babacan bir şekilde ve çözer. Şimdi her soruna doğrudan o müdahale edip, sorunları da başbakan çıkartıyorsa, belediye başkanı, vali, emniyet müdürünün görevini de başbakan yapmaya kalkışıyorsa, o zaman başbakanın çıkarttığı sorunu kimse çözemiyor ve sorunlar yumak oluyor. Neden diyorum yine ve devam ediyorum. Başbakan açıklama yapıyor, meydan okuyor, ne diyor? “AVM’yi de yapacağım, kışlayı da yapacağım, ağaçların da yerini değiştireceğim,” diye meydan okuyor. Hatta bir kesimin kutsalı haline getirilmiş AKM’yi yıkacağını ve hiç yeri değilken cami de yapacağını söylüyor. Şimdi kör parmağım gözüne! Bu kibirli bir dil, tepeden bir dil, zorba bir dil, dayatmacı bir dil ve üslupla ne yapılmak isteniyor diyorum. Adeta bir şeyi tahrik ediyor gibi. Eğitim Bakanı Nabi Avcı bile ne dedi? “10 senede diğerlerinin başaramadığını biz beş günde başardık ve asla bir araya gelmeyecek bütün muhalefeti karşımızda birleştirdik” dedi, susturdular sonra adamı. Doğru bir tespitti.

Süreçten Arınç rahatsız oldu, Gül rahatsız oldu, ama Erdoğan böyle tahrik edici bir strateji takip etti. Üstelik en sonunda verdiği tavizi en başta verseydi olay daha başta bu kadar yaygınlaşmadan kapanmış olurdu. Sonra açıklıyor ve diyor ki “Biz üç ay önce istihbarat almıştık, AKP’yi devirmek için darbecilerin dış güçlerin desteğiyle bir kalkışmayı tahrik edeceklerine, bunun için bir ortam oluşturacaklarına, böyle bir teşebbüste bulunacaklarına dair bir istihbarat aldık”. O zaman diyorum ki ben de, bir adam üç ay önce böyle bir istihbarat almışsa, son derece güzel bir dil kullanmaya dikkat eder, tahrik etmemeye ve milleti sokağa kışkırtmamaya dikkat eder. Polisini daha insancıl kullanmaya dikkat eder, insanların belden yukarısını hedef alan biber gazları, kapsüller ve dolayısıyla yaralanmalar, gözleri kör olanlar oluyor. Böyle tam tahrik eden bir ortam ve bu anda devreye DHKPC’ciler, darbeciler, dış güçler, hepsi beraber işin içine girdi ve darbeci bir kalkışmaya ya da terbiye amaçlı bir operasyona dönüştürüldü.

İKİSİ DE PROTESTANLAŞMADAN YANA OLAN TARAFLARDAN AKP HALKA DAYANDIĞI İÇİN DAHA YERLİYKEN, GÜLEN EKİBİ GÜCÜNÜ EMPETYALİST ODAKLARA DAYANARAK ELDE ETTİĞİ İÇİN BU GÜÇLERİN GÜDÜMÜNDE

Tahkikat : Neden AKP’ye yönelik bu tür operasyonlar düzenleniyor? Hâlbuki Erdoğan kendisinden beklenen pek çok tavizi vermişti.

Pamak : Küresel emperyalist sistemin egemen güçleri ABD-İsrail-AB öncülüğündeki Batı, AKP öncüleri, İslami motifleri daha fazla olan “Milli Görüş Gömleğini” çıkardığı, “Ilımlı laiklik ve Ilımlı İslam sentezi” liberal muhafazakar demokrat kimliğiyle, “dinin bireyselliğini”, “ekonominin dini imanı olmayacağını”, “laiklikle İslam’ın bağdaşacağını”, “bu çağda faizsiz ekonomi düşünülemeyeceğini” savunur hale geldiği halde, yine de razı olunmamakta, güvenilmemekte, sürekli baskı altında tutulmaya, “kırmızı çizgileri”n dışına çıkmaya başladığında ise derhal vesayet araçları devreye sokulup gerçekleştirilen operasyonlarla terbiye dilmeye çalışılmaktadır.

Nitekim Tayyip Erdoğan’ın ABD, İsrail ve AB ile temsil edilen Batıya ters düştüğü, ya da kırmızı çizgileri zorladığına inanılan her olaydan sonra, koalisyon ortağı Gülen hareketi üzerinden ve yerli diğer işbirlikçiler de birlikte seferber edilerek terbiye edici operasyonlara başvurulmuştur. Bunlar sırasıyla, Erdoğan’ın ABD ve İsrail’in karşı çıktığı güvendiği bir adamını MİT’in başına getirmesi üzerine, CIA – MOSAD’ın ülkemizde sahip kılındığı eski avantajlı konumlarını kaybetmeleri ve Kürt sorununun ABD ve AB’ye rağmen yerli bir inisiyatifle çözülmeye kalkışılması, üzerine teşebbüs edilen MİT Müsteşarını ve Başbakanı hedef alan soruşturma operasyonu ile başlamıştır. Daha sonra Mavi Marmara saldırısı öncesi ve sonrasında İsrail’e söylem düzeyinde de kalsa sert çıkışların yapılması, Suriye ve Mısır’da halk ayaklanmaları sürecinde ve sonrasında İhvan’a destekçi tutumlar sergilenmesi, batı desteğinde yapılan zulüm ve katliamlara yüksek sesle itirazların gündemleştirilmesi, bütün bu konularda uluslararası kuruluşların sorgulanması, dünyanın çifte standartlarına dikkat çekilmesi ve bölgede ele geçirilen inisiyatifler kadar da olsa bağımsız politikalar geliştirilmeye teşebbüs edilmesi üzerine de Gezi parkı olaylarını istismar ederek ortaya çıkan yeni darbeci kalkışma gerçekleştirilmiştir. 

Küresel sistem bu tür ön kesici, yönlendirici baskıları, terbiye etme operasyonlarını, on yıllarca askeri vesayeti kullanarak ve darbe, muhtıra araçlarını, işbirlikçi, darbeci büyük sermayedarları ve onların kontrolündeki kartel medyasını seferber ederek gerçekleştiriyordu. Bu araçlardan TSK içindeki darbeciler kısmen pasifize edilmişse de, diğer eklentileri büyük çapta güçlerini ve operasyonel işlevselliklerini hâlâ korumaktadırlar. Ancak son yıllarda küresel sistemin Türkiye’yi yöneten kadroları terbiye amaçlı operasyonlarında, bunlara ilaveten kullanabilecekleri yeni bir enstrümanı daha öne sürmektedirler. Özellikle MİT krizinde yargı ve emniyet içindeki kadrolarını harekete geçirerek ve Gezi parkı olaylarının ikinci evresinde yaşanan darbeci kalkışmada da daha çok medya gücünü kartel medyasına ilaveten seferber ederek kullandıkları bu yeni araç Gülen camiası denilen kesimin gücüdür. AKP-Gülen koalisyonunda on yılda oldukça güçlenen bu kesim, küresel sitemle ve emperyalist güç odaklarıyla kurdukları ilişkiler sonucu, ister içlerine sızılarak, ister içlerinden bazıları devşirilerek kullanılması suretiyle olsun, isterse camia çıkarlarını kutsallaştırmaları sebebiyle, AKP’ye ders verme ve ele geçirdiği imkânlarını koruma refleksi sonucu söz konusu güçlerle çıkar birliktelikleri oluştuğu için olsun, kolayca Türkiye’ye yönelik terbiye operasyonlarının aracı olarak kullanılabilmektedirler. Üstelik bu kesim toplumda “dindar” olarak tanınmaları ve bugüne kadar birlikte hareket ettikleri muhafazakâr koalisyonun ortağı olmaları bakımından, önceki araçlara nazaran, toplumdaki tesir katsayısı daha yüksek bir araç olarak emperyalistlerin işine daha çok yaramaktadırlar.

Şunu da ifade etmek isterim ki, AKP ve Gülen İslam’ı bireysel ibadetler alanına hapsedip, siyasi, ekonomik ve hukuki toplumsal alanlara dair iddialarından vazgeçip laik demokrasiyle, liberal kapitalizmle uzlaşmış bir “ılımlı İslam” haline dönüştürmeye yönelik protestanlaştırma hedefine birlikte katkılar vermektedirler. Birisi “dinler arası diyalog”, diğer de “medeniyetler arası uzlaşma” çerçevesinde, küresel liberal kapitalist sisteme ve seküler değerlerine entegre olmaya çalışmaktadırlar. Ama bütün bunlara rağmen, AKP ve Erdoğan, halka dayanan ve gücünü halk iradesinin desteğinden alan ve bu yüzden halka vereceği hesabın da etkisiyle daha yerli bir harekettir. Gülen kadroları ise, halka dayalı olmadığı ve halka hesap verme konumunda da olmadıkları için, gerek bu ülkede ayakta kalabilmek, ele geçirdiği imkânları sürdürebilmek ve gerekse de 150 civarındaki diğer ülkelerdeki varlığını ve imkânlarını koruyup sürdürebilmek için ihtiyaç duyduğu gücü küresel “otorite”den, emperyalist güç odaklarından, özellikle de ABD ve ikiz devleti İsrail ile kurduğu ilişkilerden almaktadır. Bu sebeple, neticede halka hesap verme konumunda olan ve gücünü halktan alarak yerli kalan AKP ve Erdoğan’a nazaran, gücünü emperyalist devletlerin desteğinden alan Gülen kadroları bu ülke insanı için çok daha büyük bir tehlike odağı oluşturmaktadırlar. Cemaat çıkarları için her şeyi yapmaktan çekinmeyeceklerinin sinyallerini vermektedirler.

Pekiyi, şimdi bu kesimin bugün emperyalist odaklarca operasyon aracı kullanılacak kadar devlet içinde özellikle de yargı ve emniyette örgütlenmesini sağlayan ve bu duruma göz yuman da AKP değil mi? Bunun da görülmesi gerekir. Kanaatimce Erdoğan 3 ay önce istihbaratını aldığını söylediği kalkışmaya hazırlanan güçleri, tahrik edici dili, meydan okuyan tutumu ile erken doğuma zorlamıştır diyorum. İlerde daha hazırlıklı bir şekilde bu işi yapacaklarsa, şimdiden ve daha hazırlıksızken yapsınlar diye onları kontrollü bir şekilde erken doğuma zorladı. Onlar da bekleneni yaptılar. Başbakanlık ofisine, Erdoğan’ın evine bile saldırıya geçecek kadar azgınca davrandılar, yaktılar, yıktılar. Üstelik her zaman yaptıkları gibi bir düşmanlıkla AKP üzerinden yine İslam’a ve kutsallarına saldırdılar, camiye, başörtüsüne saldırılar gerçekleşti.

Tahkikat : Tabii Erdoğan da bütün bunları kullandığı büyük mitingler tertip ederek bu darbeci saldırıyı ustalıkla püskürttüğü gibi, üstelik partisinin de lehine olacak bir sonuca çevirebildi.

Pamak : Evet Erdoğan bunları da çok iyi kullandı, bu şiddeti putlaştırmış kesimlerin ve darbeci zihniyetin halka, inanç değerlerine ve halkın malına, kamu araçlarına, insanların canına kasteden vandalist saldırıları medya üzerinden her toplantısında ve konuşmasında anlattı. Nihayetinde kendi kitlesini seçim öncesinde etrafında güçlü bir şekilde kenetlemiş oldu. Tevhidi kesimin öncülerini dahi yine aynı duygusallıkla yanına çekti. Gazeteci A.D. tivit atıyor o günlerde ve diyor ki :”Yanımda H.T. ve A.A. var. Beraber Erdoğan’ı karşılamaya gidiyoruz” diyor, Erdoğan Fas’tan geliyordu. Bu duygusallık, akıl ve vahyin belirleyiciliği devre dışı kalınca, Müslümanlar basiretle ve ferasetle değerlendirme imkânını kaybedince, “vay yeniden geliyorlar, İslam düşmanları şiarlarımıza saldırıyor, halkın seçtiği hükümet hedef alınıyor, 28 Şubat süreci hortluyor” duygusallığı, endişeleri ve korkularıyla pat diye eklemleniveriyorlar. Hâlbuki biz ne yaptık?

Şahsen ben de o süreçte en az iki üç tane panel ve konferansta konuştum ve dedim ki bu olaya Müslümanlar şöyle yaklaşmalı; Başbakan, Bakan, Cumhurbaşkanı dâhil herkesin istisnasız teslim ettiği gerçek nedir, ilk gün orada bulunanların masumiyeti. Onların öyle olduğunu kabul ediyorsak, bu fıtri bir özgürlük arayışıdır. Hani Avrupa’da, ABD’de Wall Street işgalcileri dâhil, başka bir dünya arıyoruz diyen, yeşili korumaya çalışan, çevreyi korumaya çalışan, bir doğa sevgisiyle tavır koyan, gemileri işgal eden çalışmalar, eylemler var. Bu fıtri bir arayış. Özgürlük istiyoruz, adalet istiyoruz diyorlar. “Biz yüzde doksan dokuzuz siz yüzde birsiniz, ey kapitalistler, siz dünyayı finans ve kapital diktatörlüğü ile yönetiyorsunuz, bizi sömürüyorsunuz” diyorlar. Ancak bu fıtri arayış vahiy olmadan bir işe yaramıyor, çünkü vahiy yol göstericidir. Vahiy olmayınca fıtrat yolunu bulamaz, arar ama bulamaz.

Hani daha önce konferanslarımda, vahiyle inşa olmamış olan halkın fıtri bir özgürlük arayışıyla zulumatın siyah tonlarından gri tonlarına yöneldiğini, bu nedenle AKP’yi desteklediğini söylemiştim. O da bir görece olumluluk, halk bilmiyor çünkü. Nur’un/aydınlığın nerede olduğunu bilmiyor ve fıtri özgürlük arayışıyla gri tonların peşine takılıyor. Avrupa’da Ortaçağ’daki o zifiri zulumattan/karanlıklardan aklın önünün biraz daha açılıp özgürlüklerin geldiği bundan dolayı da adına “aydınlanma” denilen ama esasında gri bir tona geçiş olan arayış, batıl içinde bir halden diğer bir hale geçişten ibarettir. İşte aynı bunlar gibi bu gezi eylemlerinin başlangıcı da aslında fıtri bir özgürlük arayışıdır. Ancak vahiy olmadığı zaman, bu arayış yeterli olmuyor. Üstelik daha güçlü ve örgütlü güçlerce kullanılmaya, içine sızılıp yönlendirmeye, manipüle edilmeye de çok müsait bir hal ortaya çıkıyor.

Şimdi Müslümanlar diyorum, bu parka ilk çıkanların, o gençlerin fıtri özgürlük arayışını bilmeliydi, anlamalıydılar. Ve AKP’ye yandaş olacaklarına, ilk günden başlayan o yanlış açıklamalar dâhil tüm haksız uygulamaları, aşırı şiddet uygulayan polisin yanlışları dâhil protesto etmeliydiler. Ondan sonra, ötekilerin ister kullanılmaya müsait halleriyle kendilerinin, ister sonra devreye giren şiddeti putlaştırmış sapkın örgütlerin yakıp yıkmalarını da, halkın değerlerine, İslami şiarlarına karşı düşmanca saldırılarını da kınayıp mahkûm etmeliydiler. Bu tür olayları halkın seçtiği hükümeti devirmek amaçlı kullanan uluslararası emperyalist odakları ve yerli işbirlikçilerini de protesto etmeliydiler. Neticede hükümetin de, eylemcilerin de yanlışlarına, haksızlıklarına, zulümlerine karşı çıkıp İslam’ın belirlediği yerde durarak, fıtri arayış içindeki insanlara; “Ey insanlar, eğer bir adalet özleminiz varsa fıtri bir ihtiyaç olarak, bilin ki adalet ancak Kur’an’ın aydınlattığı yerdedir, vahyin hâkimiyeti altındadır” diyerek dikkat çekmeliydik ve “Bunlar da kim?” denmeliydi. AKP dışında Müslümanlar var diye görülmeliydi. Demek ki AKP İslam’ı temsil etmiyormuş denmesi sağlanmalıydı ve onun adaletsizliklerinin faturasının İslam’a ve Müslümanlara kesilmesinin de önüne geçilmeliydi. Bugün biz varız ama gücümüz yok, geçmişte birlikte biriktirdiğimiz güç referandum sürecinden itibaren yanlış istikamete yönlendirildi ve biz zayıf düştük. Bu tür, adil İslami kimliğin ibrazı anlamında insanlara mesaj taşıyacak tespit ve tutumlarımızı kitlelere, muhatapla ulaştırmakta zorlanıyoruz, medyatik imkânlarımız olmadığından bizi görmüyorlar, bilmiyorlar, tanımıyorlar. O anlamda onlar zaviyesinden bakıldığında biz yokuz diyebiliriz.

ANTİ KAPİTALİSTLER VE SOSYALİSTLER, KAPİTALİSTLERİN OYUNCAĞI OLDULAR

Tahkikat : “Antikapitalist Müslümanlar” da vardı orada, bu durumu nasıl değerlendirdiniz?

Pamak : İhsan Eliaçık’ı kast ediyorsunuz değil mi? Ben onu çok uyardım geçmişte. Bir gün abimi görmüş ve “Mehmet abi beni neden böyle eleştiriyor” diyerek tepki göstermiş. Bir nimet olarak telakki edip, ilmi uyarı ve eleştirilerden ders alacağınıza rahatsızlık duyarsanız, sonuçta böyle İslam dairesi dışında söylem ve eylemlere sürüklenirsiniz de farkına bile varmazsınız. Bundan on sene önce yapılan uyarıları dikkate alsaydı bu hale düşmezdi. Şimdi geldiği yere bakın.  Şimdi bu adam ve onunla beraber olanların, ayrıca müttefikleri olan sosyalistlerin Türkiye’de operasyon yapan küresel finans kapital diktatörlüğünün ve yerli işbirlikçi TÜSİAD’çı büyük sermayedarların oyuncağı konumuna düşmeleri, bilinçli işbirlikçilik dışında, cahillik ve ahmaklık dışında nasıl izah edilebilir? Baştan kimi iyi niyetli fıtri arayış içinde olan insanların varlığına rağmen, sonra tamamen darbecilerin, emperyalist kapitalist büyük sermaye odaklarının senaryosu uygulamaya konmuşken, bütün bunları görmezden gelerek, abdestli ve abdestsiz sosyalistler, kimi işçi sendikalarıyla da el ele, küresel ve yerel büyük sermayenin oyuncağı oldular. Yani kendi deyimleriyle “abdestsiz kapitalistler”in “abdestli kapitalistler”e karşı ortaya koydukları oyunda, iktidar ve rant kavgasında, abdestsiz kapitalistlerin, TÜSİAD’çı büyük sermayedarların ve küresel finans diktatörlerinin figüranı olmak ahmaklığını gösterdiler. Üstelik “abdestli sosyalistler”, kimi İslami değerleri (Cuma namazı gibi) bile, şov mahiyetinde abdestsiz sosyalistlerle birlikte amaçları uğruna kullanılacak bir malzeme konumuna düşürmekten çekinmediler. Sonuçta ise sosyalist işçi sendikaları, liberaller, abdestsiz sosyalistler, abdestsiz kapitalistler, Mustafa Kemalin askerleri ile Mustafa Keser’in askerleri, darbeciler, emperyalist odaklar, küresel ve yerel Batıcı medya, finans kapital diktatörleri AKP üzerinden İslam düşmanlığını da sergileyerek, abdestli kapitalist AKP hükümetine karşı ayaklanma oyunu oynarken, abdestsiz sosyalistler de onlara dini motiflerle lojistik destek sağlamaya çalıştılar.

Küresel kapitalist sistemin faiz lobisine Erdoğan meydan okuyor ya, orada da Müslüman’ın söyleyeceği sözler var. Bunu ülkenin başına bela eden sen değil misin? Senin liberal ve neoliberal ekonomi politikaların değil mi? Sen sıcak parayı ülkeye çekip onunla bir kalkınma inşa ettin, bir büyüme sağladın, ama onun devamlılığı nasıl gelecek? O sıcak para fırsatını bulduğunda “Çekerim paramı” diyor ve seni terbiye ediyor. Boşaltıverseler Türkiye’yi, çekseler paralarını, Türkiye’de müthiş bir kriz olur. Neden sen buna muhtaç ettin bu ülkeyi? Şart mıydı senin 300 bin kişilik stadyumlar yapman. Şart mıydı senin dünyanın en büyük havaalanını yapmaya kalkman? Bunu neyle finanse edeceksin, sıcak parayla! Suhuletle git ama sıcak paraya bu kadar mahkûm etme! Faiz lobisi ondan sonra senin ipini çekiverir, seni terbiye etmeye kalkar. Bu darbeci operasyonu destekleyenlerden biri de TÜSİAD’cı sermayedarlar ve Koç’tur. Koç’u kim bu kadar büyüttü? Kendi CEO’larının açıklamaları var, “biz AKP döneminde hedeflediğimizden 15-16 kat fazla büyüdük” diyor. Aynı şekilde bu kesimlerle birlikte hareket eden, emperyalist güç odaklarının, MİT krizi ya da Gezi olaylarıyla Erdoğan’ı terbiye ya da tasfiye operasyonlarında maşa olarak kullandığı Gülen kadrolarının devleti neredeyse ele geçirecek kadar bütün kademelerde (özellikle emniyet ve yargıda) örgütlenmesinin önünü açan da AKP hükümeti olmuştur. Yani şimdi, tabiri caizse hükümete bu sivrilttiği kazıklar batmaktadır.

MÜSLÜMANLAR, SİSTEM İÇİ BATIL TARAFLARDAN HAKSIZLIK YAPANA TAVIR KOYSALAR DA, İKİSİNE DE EKLEMLENMEDEN KUR’ANİ ÇİZGİDE DURMALIDIRLAR

Tahkikat: Peki Müslümanların bu tür olaylarda nasıl bir tutum içinde olması gerekir?

Pamak : Biraz önce de ifade ettiğim gibi, batıl sistem içi iktidar kavgalarında Müslümanların taraflardan birinde yer alması yakışmaz. Buna rağmen, Müslümanların tevhidi ilkeler ekseninde özgün bir duruş ve birliktelikle örneklik oluşturamamaları, bağımsız bir İslami kimlik ibrazından uzak olmaları, sistemin doğurduğu çeşitli sorunlar söz konusu olduğunda, sistem içi politikaların gündemleşmesinde parçalanıp sistem içi taraflarda yer almalarına ve cepheleşmelerine yol açmıştır. Mesela, Kürt sorunu, Suriye halk ayaklanması ve en son Gezi olayları konusunda, tevhidi uyanış sürecinden gelip de istikametini ve pusulasını şaşırmış, ilkelerini, ölçülerini, özgün bakış açısını yitirip yandaş olduklarının gözlüğüyle bakar hale gelmiş bu gruplar ön planda ve medyatik konumdalar. Bunlar bâtılın koyu ve gri tonlarına taraftar olmak yerine adil şahid olmalarını gerektiren İslami sorumluluklarını yerine getirmeye çalışmaları gerekirdi. Ama maalesef adil şahidlikten uzaklaşıp ikiye ayrılarak karşıt taraflarda ilkesizce yer almakta ve cepheleşebilmektedirler. Hâlbuki hükümete yönelik darbeci kalkışmaya konulacak tavırda şu kadarla yetinilmeliydi; yerli ve uluslararası darbeci odaklar ifşa edilip karşı tavır konulmalı, ama iş tam bir tarafgirliğe götürülüp hükümete ve politikalarına eklemlenilmemeli, hataları görmezden gelinmemeliydi. Hükümete yönelik iç ve dış kaynaklı darbeci kalkışmaya da, yakıp yıkan vandalizme de karşı çıkılmalı, ama taraf haline gelip eklemlenilmemeliydi. Her halükârda sistem içi siyah ve gri taraflardan beri olarak sahici ve bütüncül adaleti vadeden tek mesaj olan Kur’an çizgisinde özgün örneklik ve adil şahidlik oluşturma çabasında ve hiçbir taktik kazanım uğrunda feda edilmemesi, ertelenmemesi gereken tevhidi stratejik yürüyüşte ısrar edilmelidir.

O halde bir daha ifade edelim ki, ilkesel olarak, bir yandan, ülkede ve bölgede yaşanan bunca büyük zulmün sona ermesi için, zalim, katil ve kâfir darbeci, Kemalist, Baas rejimlerine ve benzeri despot rejimlere karşı, bölgenin hak ve adalet için ayaklanan mazlum halklarının yanında yer almaya devam etmeliyiz. Diğer yandan, halkın iradesiyle seçilmiş hükümetleri İslami ilke ve ölçülerimizle eleştirsek de, onları darbeci kalkışmalarla yıkmaya yönelik emperyalist operasyonları, tuzak, oyun ve projeleri, planları deşifre ederek bozmaya çalışmak için üzerimize düşen adil şahidliği de ortaya koymalıyız. Ayrıca hem despotlara karşı ayaklanan, hem de seçilmiş hükümetleri koruma refleksiyle sistem içine savrulma eğilimi gösteren kardeş halkları, grupları ve öncü Müslüman kardeşlerimizi de bu konuda uyarıp, Kur’ani istikameti göstermeye yönelik çabalarımızı sürdürmeliyiz. Bunlara ilaveten, bütün bölgemiz halklarına ve adalet-özgürlük hedefli fıtri arayış içinde olan tüm dünya insanlığına; zulümden, fesaddan kurtuluşun, hak ve adalete kavuşmanın ve izzete ulaşmanın yolunun Kur’an’da olduğu hakikatinin şahidliğini yapmalıyız. Bu tevhidi davet, değişim ve inşa hedefine kilitlenerek, Kur’ani inkılaba, tevhidi dönüşüme ve “Kur’an Nesli” projesine dikkat çekmeye ve bu hususta üzerimize düşeni yapmaya devam etmeliyiz.

Onun için her konuda Müslümanların durup kapsamlı ve çok boyutlu bir değerlendirme yapması ve Kur’an zaviyesinden geliştireceği adil bir tutumu sergilemesi gerekir. Hem hükümetin yanlışlarını, adaletsizliklerini, hem de ona yönelik, halkın iradesine yönelik darbeci kalkışmayı, yakıp yıkmaları eleştirecek adil bir yerde durmaları gerekir. Aynı şekilde hem hak ile batılı sentez edip “antikapitalist Müslümanım” diyen kafası karışıkları, hem onların safına kayıp liberal sol kesimle ilkesiz ve ölçüsüz ilişkiler kurarak bildiriler yayınlayarak onlara yandaşlaşan sözüm ona Müslümanları, hem AKP politikalarına eklemlenerek İslami ve bağımsız kimliklerini kaybederek hükümetin yaptığı zulümlerin İslam’a fatura edilmesine sebep olan Müslümanları eleştirecek, ancak Kur’an’ın mesajını da apaçık ibraz edecek, bağımsız bir kimlikle ortaya çıkacak Müslümanlara ihtiyaç var. Ama maalesef Müslümanlar bu konuda da bu iki uca kayıyorlar. Bir de bizim gibi ortak birikimi sistem içi demokratikleşmeye doğru sürüklenmek suretiyle zayıf düşürülmüş, aynı demokratikleşme eğilimine girmediği, girenleri de ilmi olarak eleştirdiği için dışlanmış, medyada görünür olma, mesajını yayma imkânları elinden alınmış, kasten yok sayılan, yaptıkları haber değeri olan şeyleri dahi görmezden gelinen bir kesim var. Onun da kıymeti yok, biz sadece yakın çevremize hitap edebiliyoruz.

İzninizle şunu da ekleyeyim, bizim gibi düşünen insanların AKP’ye oy vermesi halinde AKP’nin oylarını binde bir (belki yüz binde bir) artırmak gibi komik bir pozisyonumuz olur. Tevhidi uyanış sürecinde yetişenler olarak kaç kişiyiz ki? Dolayısıyla maslahaten de yanlış, biz destek vermesek de, zaten, Kur’an’ın tevhidi ilkelerinden habersiz ama fıtri bir yönelişle görece iyi olana yönelen halkın desteğine sahip. Eğer AKP seçim kazanacaksa da bize rağmen kazanacak, kazanamayacaksa da bize rağmen kazanamayacak. O zaman ey Müslüman, uydurduğun maslahat bile geçerli değilken sen neden kendi kimliğini, bakış açını, düşüncelerini, duruşunu kirletiyorsun? Onun için bizim oralarda işimiz olmamalı. Biz ölüm gelene kadar tevhidi çizgiyi güçlendirecek çaba ve çalışmalar içinde yoğunlaşmalıyız inşallah.

NOT : Dört bölüm halinde yayınlayacağımızı duyurduğumuz bu söyleşinin son bölümü biraz uzun olunca, ikiye bölmek zorunda kaldık. Bu sebeple, bundan sonraki kısmı 5. bölüm olarak inşallah istifadenize sunacağız.

Pamak’la söyleşi: Vasat ümmeti niçin inşa edemedik?

TEVHİDİ UYANIŞ SÜRECİNDE YAŞANAN İSTİKAMET KRİZİNİN SEBEPLERİ ve SONUÇLARI

Tahkikat : Bu söyleşimiz boyunca da zaman zaman vurgu yaptığınız üzere tevhidi uyanış süreci istikametini koruyarak ilerleyemedi, neden? Uzun yıllardır uyarıyor, yol gösterici olmaya çalışıyorsunuz, ama yine de tevhidi uyanış süreci taşıyıcısı kesimlerde büyük bir değişim ve dönüşümün yaşanmasını engelleyemediniz. En sonunda sizin daha önceki ifadelerinize göre “AKP politikalarına eklemlenme” yaygın biçimde gerçekleşti. Tevhidi gruplar neden istikametini koruyamadı, neden ilkeli duruş oluşturamadı?

Pamak : Evet çok uzun süredir savrulanları uyarmaktan yorgun düştük diyebilirim. İşte bu savrulmalara dur demek ve “durun kalabalıklar bu sokak çıkmaz sokak” uyarısında bulunmak amacıyla 2006 yılında “’Ey iman edenler iman edin’ ayeti ışığında halimizi sorgulamak” başlıklı bir konferans vermiştim. Söz konusu konferansta, bu tür çözümsüzlük, korku, yılgınlık ya da dünyevileşme (kazanım, beklenti, ikbal, kredi, ihale, mamam-mevki) eksenli savrulmaların sebeplerini ve ıslah yollarını gündemleştirmeye çalışarak, bu kesimleri öz eleştiri yapmaya ve hali sorgulayarak istikameti doğrultmaya çağırmıştım. O gün söylediklerimi, aslında çok daha önceden beri de söyleye geldiklerimden bazılarını tekrar hatırlatırsam, sorunuza cevap olacağını sanıyorum.

On yıllarca Kur’an halkalarında tefsir yaparak gelen bu kesimlere öncelikle şu soruları sormuştum;

(http://www.ilkav.org/news.aspx?id=363&findtype=1&cat=mehmetpamak&page=8)

“Türkiye’de özellikle 1970’li yıllardan sonra başlayıp, 80’lerden itibaren ivme kazanan tevhidi uyanış ve kaynağa dönüş çabalarına ve bu çabaları gösterenlere ne oldu da, bu kadar çarpıcı savrulmalar ve geriye dönüşler yaşanabildi? Bu birikim bugün ne halde?

Hani Kur’an özne olup, merkezde ve belirleyici bir kitap olarak bizi, ailemizi, toplumumuzu yeniden inşa edip, ateşten korunmamızı sağlayacak, karanlıktaki hayatımızı aydınlığa çıkaracaktı?

Hani insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için indirilmiş bu kitap, bize, hak ile batılı ayırma kabiliyetini kazandıracak furkan fonksiyonu görecekti?

Hani Kur’an, cahili ölçüler içinde cereyan eden toplumsal hayatımızı, ilişkilerimizi ıslah edecek ve vahyin ölçüleriyle yeniden inşa edecekti?

Hani Kur’an, bireysel ve toplumsal hayatımızın bütün alanlarını, davranışlarımızı, ilişkilerimizi vahyin ölçüleriyle inkılaba uğratmak için indirilmişti?

Ne oldu da, Kur’an’ı gereği gibi okumayı, onu hayatımızın tam içinde ve tam içinden okumayı terk ettik? Ne oldu da, yıllarca süren tefsir dersleri bir türlü hayatımızı Kur’an’laştıramadı?

Sürekli elimizde, başucumuzda durması, sürekli bir irtibatla sürekli kalbimize ve hayatımıza nüfuz etmesi, hayatımızı Allah’ın rengine boyaması için okunması gereken Kur’an’ı bu işlevini yerine getiremez hale nasıl getirdik?

Ne oldu da, kitaba varis kılınmışken, elimizdeki bu muhteşem mirasa ihanet ederek, Resulullah’ın hesap gününde Allah’a, “Rabbim gerçekten benim kavmim, bu Kur’an’ı terk edilmiş olarak bıraktı şikâyetine muhatap olacak zelil konumlara sürüklendik?”

Tahkikat : Önemli ve ciddiye alınması gereken sorular bunlar. Peki okunan Kur’an’lar onu okuyanlarda ilk nesildeki gibi bir inkılaba yol açmadı mı?

Pamak : Evet çok önemli sorular. Ama maalesef okunan Kur’an’lar beklenen sonucu doğurmamış ve vahyin ilk inşa ettiği nesilde meydana getirdiği inkılaba yol açmamıştı. Hâlbuki Kur’an aynı kitaptı. İman edenleri cahiliye kirlerinden ve dünyevileşme pisliğinden arındırıp vahiyle inşa etmek, inkılaba uğratmak ve onların şahidliği/örnekliği üzerinden de tüm insanlığı arındırıp ıslah etmek ve onurlandırmak, zulümattan, adaletsizliklerden kurtarmak üzere Allah katından indirilmiş furkandı, nurdu. İlk inşa ettiği nesilde meydana getirdiği sonucun oluşmamasının sebebi, günümüz Müslümanlarının, onların Kur’an’a yaklaşımındaki doğru ölçüyü, samimi teslimiyeti ve niteliği yakalayamamış olmalarından başka bir şey değildir.

İşte aynı konferansımda diğer başka sorularla daha önce sıraladığım soruları da açmaya da çalışmıştım. Şöyle ki;

“Ne oldu da, dünyanın süsleri, çıkar hesapları, korkular, dünyevi endişeler, ikbal, iktidar ve rant hırsları bizi bu kadar kolayca peşine takabildi?

Bizler, Kur’an halkalarında yıllarca bulunmuş olanlar, gereği gibi Kur’an okumayı da, öğrendiklerimizle amel etmeyi ve hayatımızı vahyi değer ve ölçülerle inşa etmeyi de kolayca terk edip, dünyanın süsleri uğruna, ahiret, hesap ve kulluk bilincimizi ve ona imanımızı zaafa uğrattık. Gerçekten bunu nasıl becerdik?

Neden imanımıza bu kadar kolayca ve bu kadar çabuk zulüm bulaştırabildik? Ne oldu da bütün bu hüsran ve bu büyük savrulmalar yaşanabildi?”

Belki samimi olarak, ama sadece duyguların, heyecanların yönlendiriciliğinde, henüz sınanmadan iman ettiğimizi haykırdık, ama bu teorik ve duygusal imanın altını dolduramadık, imanımızda mutmain olamadık, imanımıza yakîn, sahih bir boyut ve eğitime dayalı ciddi bir derinlik kazandıramadık. İşte bu sebeple de, daha ilk imtihanda hemen savrulduk ve maalesef kaybettik.

Hâlbuki yıllarca katıldığımız Kur’an halklarında öğrenmiştik ki; Rabbimiz, Bakara Suresi 155 – 157. Ayetlerde, bizleri “biraz korku”, “açlık”, “bir parça mallardan, canlardan, ürünlerden eksiltmekle” imtihan edeceğini beyan etmekte, sabredip, direnenleri ise müjdelemekteydi. Yine aynı halkalarda okumuş ve öğrenmiştik ki; Rabbimiz, Bakara suresi 214. ayette “sizden öncekilerin başına gelenler sizin de başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sanıyorsunuz?” ikazıyla bizi uyarıyor, “Allah Resulü ve beraberindeki mü’minlerin büyük sıkıntı ve darlıklarla sınandıklarını ve ‘Allah’ın yardımı ne zaman’ diyecek hale gelene kadar büyük eziyetlere, darlıklara katlandıklarını ve Allah’ın vaat ettiği yardıma ancak böylece müstahak olduklarını” bildiriyordu.

Tahkikat : Üstelik daha önce(ki bölümde) de ifade ettiğiniz üzere, Kur’an’ın bize güzel örnek olarak sunduğu tüm Peygamber örnekliklerinde de bu imtihan çok çarpıcı biçimde ortaya konuyor. Onlar gerçekten Allah yolunda büyük sıkıntılara katlanıyorlar ve yine de şirk sistemlerine yanaşmıyor, uzlaşmıyor ve taviz vermiyorlar.

Pamak : Evet Allah razı olsun aynen öyle. Önemine binaen bir daha kısaca ifade edecek olursak, Nuh(AS) “Ya Rabbi, gece anlattım gündüz anlattım, açık anlattım, gizli anlattım, yine de dinletemedim ve yenildim” demek durumunda kalmış, 950 yıllık daveti sonucunda bir gemi dolduracak kadar bile insan iman etmemişti. Yunus (as) davete direnen zalim kavmini terk etmek zorunda kalmıştı. Ashab-ı Kehf, saraylardaki imkânları, dünyevi çıkarları terk edip, zalim sultanın yüzüne hakkı haykırmanın karşılığı olarak mağaraya sığınmışlardı. İşkencelere, ekonomik ve sosyal boykotlara muhatap kılınan, aralarından bazıları ise şehid edilen Resulullah (s) ve ashabı yurtlarını terk etmek zorunda bırakılmışlardı.

Hak yolda tavizsiz sebat etmenin ve her şartta Hakkı ayakta tutmanın idrakinde olan bütün Peygamberler ve Kur’an’ın bildirdiği güzel örnekler dayanılmaz gibi görünen bütün zorluklara katlanarak tevhidi davetten tavize yanaşmamışlar, kitleleri ya da iktidar nimetlerini kazanmak pragmatizmi uğruna davalarından taviz verip uzlaşmamışlardır. Mesela Yusuf (as) Aziz’in hanımına bir miktar taviz verse zindana atılmayacakken, imani ve ahlaki ilkelerini korumak adına, içinde yaşadığı saraya zindanı tercih etmiştir. Musa (as) Firavun’un sarayında büyümüştür, biraz uyum sağlasa sarayda önemli mevkilere gelebilecekken, sarayı terk edip kendini çöllere vurmuştur. Ashab-ı Kehf de, bazıları zaten kralın danışmanı olarak sarayda bulunuyorlardı, önlerinde her türlü dünyevi imkân açılmıştı, onlar da Haktan taviz vermeyen, zalim sultana hem de sarayında hakkı haykıran bir onurlu direniş sonucu öldürülme tehdidi ile mağaraya sığınmışlardı. En son Peygamber Hz. Muhammed (s) ise, bir avuç iman edeniyle birlikte ekonomik ve sosyal boykotlarla açlığa mahkûm edilirken, zaten az sayıda olan iman eden kardeşlerinden bazıları ağır işkenceler altında inlerken ve hatta bazıları şehid edilirken, uzlaşma karşılığında “Devlet Başkanlığı” teklifi yapılmış ve kesin bir dille reddedilmiştir. Canlarını kurtarmak gibi bir maslahat için bile, Allah’ın hükmüyle hükmedilmeyen hiç bir iktidara yanaşmamışlar, taraf/yandaş olmamışlar ya da Dar-ün Nedve’de ve devlet başkanlığı da dâhil hükmetme makamında yer almaya, destekçi olmaya çalışmamışlardır.

Görüldüğü üzere Kur’an’da Rabbimizin gösterdiği örnekler, taviz ve uzlaşmayla bulunulacak şirkle hükmeden saraylara, iktidarlara sırt çevirip, zindanlara, çöllere, mağaralara ve işkence altında şehadete ve hicrete razı olmuşlardır. Bugün ise, tevhidi uyanış süreci öncüsü konumunda bulunan birçok kardeşimiz bile, farklı boyutlarda tavizlerle, bir takım kazanımlar, imkânlar elde etmek ya da bunları korumak refleksiyle ve çeşitli duygusallıklarla sistem içi iktidarlara, yani saraylara doğru koşuyorlar, taraf ve destekçi oluyorlar. Tevhidi davet ve toplumu vahiyle inşa etme mücadelesine ara verip ya da bu süreçte geliştirdikleri hak-batıl karışımı bir dille tevhidi istikamete ve ölçülere zarar verecek söylemler geliştirip, görece olumlu laik iktidarlara eklemleniyorlar. Bu kadar Kur’an okumanın sonu böyle mi olmalıydı?

Tahkikat : Ancak 1970’li yılların sonlarında başlayıp süren tevhidi uyanış sürecinin 1990’ların ortalarına kadar yine de belli ilkeleri koruyarak ilerledi, hatta ilk dönemin samimiyeti ve fedakarlıkları hâlâ hayırla yad edilir. Ne oldu da zaman ilerledikçe bu hale gelindi?

Pamak : Önce Özal, sonra RP yerel iktidarı dönemlerinde dünyevileşerek savrulanlara, 28 Şubat sürecinin baskılarıyla örselenip sendeleyenler, baskılardan yılarak savrulanlar eklenmişti. Daha sonra ise AKP süreci özellikle tevhidi kesimde savrulmaları zirveye tırmandırdı. Yine o konferansımda yaptığım tespit şu olmuştu:

“Daha önce, ikbal, makam, mevki, iktidar nimetleri, ihaleler, zenginleşme fırsatları henüz kendilerine sunulmayanlar, bu tür nimetlerin ilk sunulduğu sınavda bu kadar çok sayıda dökülüyorlarsa, temel zaafın imanda olduğu kesindir. Milletvekili olma imkânı yok iken, makam, mevki ve ihale almak söz konusu değilken, laik demokratik partileşmeye, laik hükümetlere karşı olmak kolaydı. Öğrenciyken, baldırı çıplakken, kaybedecek şeyi yokken ya da dünya ekinini, süsünü kazanma imkânı bu kadar önüne açılmamışken, dünyevileşme, zenginleşme, makam mevki hırsı peşinde koşanları eleştirmek, bu yanlış yöneliş ve duruşlara karşı çıkmak kolaydı.

Ama öğrencilik bitip, evlendikten, iş ve meslek sahibi olduktan, size yakın görünen iktidarlar iş başına geldikten ve tüm bu imkânları sunduktan sonra, üstelik karşılığında İslami kimlik ve ilkelerden taviz istendiği halde maalesef çoğunluk ayakta kalamadı. Hatta önemli kısmı bu tür imkânlar sunulmadan, ufukta beliren iktidarlardan bunları elde edebilmek uğruna kendileri tavize koştular. Hâlbuki gerçek bir iman, bu imkânlar olduğu halde, eğer bunların karşılığında İslami kimlik ve ilkelerden taviz verilmesi gerekiyorsa reddetmeyi gerektirirdi. Ama maalesef çoğunluk bunu yapamadı. İşte bu sebeple Rabbimiz, “Ey iman edenler iman edin…” çağrısında bulunuyor. Bu ayetin üzerinde derinlemesine durmamız ve komplekssiz bir sorgulama cehdiyle halimizi gözden geçirmemiz gerekir. Bu iman nasıl bir imandı ki, en küçük bir rüzgârda savrulup gidivermeye engel olamadı.”

Topluma daveti götürecek olanlar, daha davet ve şahitlik görevi tam yapılmadan, hemen görevi terk edip, dünyevileşerek, daha önce reddedip eleştirdikleri toplumun cahili değerlerine doğru savruluverdiler.

O günlerde şu önemli soruları da gündeme getirmiştim:

“Tevhidi uyanışla oluşan öbekler ve tevhidi bilince ulaşan veya öyle zannedilen bireyler neden uzun soluklu bir direniş azmini gösteremiyorlar? Neden bir süre sonra bıkıp, yorulup savrulmaya ve daha önce reddettikleri kesimlere ve yanlış din anlayışlarına doğru sürükleniyorlar?

İslami çalışma öbeklerinin büyük ekseriyeti, neden içinde her türlü inancı, hurafeci anlayışları da barındıran çıkar birlikteliklerine dönüştüler? Aynı grup içinde; -“tevhidi düşünenler”, -“tarihselciler”, -“modernistler”, -“liberal-demokratlar”, -“sekülerleşenler”,-“laik partilerde kurucu, üye, milletvekili, Belediye Başkanı ve Meclis Üyesi olanlar”, -“ulusalcı kirlilikler taşıyanlar”, -“artık devleti de kutsayanlar”, -“Tasavvufçular” birlikte bulunabiliyorlar.

Neden böyle oldu? Neden bu büyük çarpıklık bu kadar kolay ve bu kadar çabuk kanıksanabildi? Neden bu dönüşümü yaşayanlar, yıllarca Kur’an okudukları halde tevhid inancıyla bağdaşmayan bu halden rahatsız değiller? Neden bu çarpıklığı, savrulmayı, kargaşayı, eklektik duruşları kimse eleştirmiyor? Neden herkes birbirini idare ediyor?

Neden kimse kimseye merhamet etmiyor? Birbirinin yanlışlarına, savrulmalarına karşı çıkmamak, eleştirmemek birbirine zulmetmek iken, neden merhamet zannedilir hale gelindi? Neden, Allah için uyaranlar, emri bil maruf yapanlar kınanır oldu?

Böyle olunca, her türlü fikri aynı grup içinde barındırınca, tek amacın grup dayanışması ve grup çıkarlarını korumak olan kulüpler haline dönüşmekten korunmak mümkün olmuyor. Başlangıçta, tevhidi düşüncenin yaygınlaşması ve bu istikamette, sahih din anlayışı ekseninde İslami toplumsal dönüşümün gerçekleşmesi için kurulduğu iddia edilen bu tür grup, çevre ve öbeklerin çok büyük ekseriyeti bugün yukarıda zikredilen eklektik/karışık din anlayışlarına, geleneksel ve modern bid’at ve hurafelere itibar eden ve grubu için çıkar devşiren konumlara sürüklendiler. Giderek maddi yönden güçlendiler, holdingleştiler, zenginleştiler, TV sahibi oldular, büyük kurumlar oluşturdular ve biraz da kitleleşmeye doğru yöneldiler, ama ilk çıktıkları noktadaki tevhidi duyarlılıklarının bile çok gerisine düştüler. Hatta ilk çıktıkları zamanki ilkelerini bugün savunanlara, “siz hâlâ orada mısınız?” diye soruyorlar.

Kimisi daha önce tekfir ettiği laik demokratik çizgide particilik yapmaya, kimisi de hurafeci tasavvufun kıymetini(!) yeniden keşfetmeye, ilkeleri çürütücü, direniş azmini çözücü, şahsiyetleri öğütücü pragmatizmin peşinde, oradan oraya savrulmaya başladılar.”

Tahkikat : Peki sizce iktidar eksenli gayri İslami yöntemlere ve sistem içi siyasete savrulma ya da eklemlenme nedenlerini topluca sıralayın desek neler söylersiniz?

Pamak : Kur’an’ın emrettiği kulluk eksenli hayat tasavvurunu ve kulluk eksenli mücadele yöntemini bırakarak, iktidar eksenli, hevaya dayalı sistem ve yöntemlere savrulmanın, sistem içi politikalara eklemlenmelerinin pek çok sebeplerinden bazılarını kısaca zikretmek isterim. Ki bunları 18 yıl önce Selam Gazetesinde de, en son bahsettiğim konferansımda da gündeme getirmiştim.

İlk Kur’an Nesli Gibi Kur’an’a yaklaşmamak ve Kur’an’ı hakkıyla okumamak

Müslümanların istikameti korumada zaafa düşmesinin, baskıya ya da dünyevileşmeye dair rüzgârların önünde istikamet krizi yaşamasının en önemli sebebi, aslında bütün sebeplerin de tetikleyicisi olan asıl sebep, pek çok Müslüman’ın ilk neslin yaklaştığı şekilde Kur’an’a yaklaşmaması ve İslam’a onlar gibi cahiliyeden tamamen arınarak girmemesidir. İlk Kur’an nesli merhum şehidimiz Seyyit Kutup’un ifadesiyle, dini doğrudan Kur’an’dan almış, başka kitapları araya sokmamıştı. Aynı yolu izlemeyen, yani önce Kur’an’la teçhiz olup furkan kabiliyetini elde etmeden başka kitaplar okuyan günümüz Müslümanları bu kitapların hak ile batıl yanlarını ayıramadığı için olduğu gibi hak kabul edip sapabilmişlerdir. Kur’an’dan önce okunan bu tür kitapların şartlandırmasıyla Kur’an’a yaklaşan günümüz Müslümanlarının bu önyargıların ipoteği altında kalmaları sebebiyle Kur’an’ı doğru anlamaları mümkün olamamıştır. Diğer önemli husus ise, ilk neslin Kur’an okumaya yönelirkenki amacının salt bilgilenmek, fıkıh dağarcığını geliştirmek, bugünkü ifadeyle entelektüel olmak, akademik kariyer yapmak olmadığı gibi, anlamadan okuyup hatim indirmek, ölülere okumak ya da teganni ile okuyup haz duymak da değildi. Onlar hayat kitabı olarak gördükleri Kur’an’ı anlamak, öğüt almak ve yaşamak amacıyla okuyorlardı. Rabbimiz Kur’an’da bu okuyuşu “hakkıyla okumak” olarak niteliyor. Diğer taraftan vahyin inşa ettiği bu ilk nesil vahyi mesaja teslim olup İslam’a girerken, cahiliyeye (şirk ve ifsada) ait üzerlerinde (akide, düşünce, örf, adet, söylem, amel, kavram, ahlak vb) ne varsa, “verrucze fehcur” emri gereğince hepsinden arınıp, hepsini dışarıda bırakıp öyle giriyorlardı. Maalesef günümüzde birçokları bu tür kirlilikleri de İslami düşünce ve hayat alanlarına taşıyabilmektedirler.

İşte bu temel sebepten kaynaklanan en önemli savrulma sebebi, imanda ve şahsiyette zaaf olması, inanılan değerler konusunda emin olunmasını sağlayan yakîn bir imanın ve inandığı değerler konusunda bedel ödemeyi göze almayı sağlayacak bir şahsiyetin oluşmamış olmasıydı. İman ettiği değer ve ölçüler hakkında mutmain olamama, emin olamama sonucunda, kendi ilke ve yönteminden şüpheye düşme, “ya diğerleri doğruysa” şüphesiyle yanlış alanda doğru olanı arama, hak ile batılı karıştırma olarak ifade edilebilir. Bu sebeple, batıl davaları uğruna can feda eden nice sosyalist yahut ulusalcı kesimlerin batıla olan imanının, Hak davaya iman ettiğini iddia ettiği halde davası uğrunda istikrarlı, ısrarlı, sebatkâr ve fedakâr olamayan ve en ufak baskı ya da dünyevi imkânlar için savrulanların Hakka imanından daha güçlü olduğu büyük çelişkisi dikkati çekmekte ve utandırmaktadır.

Bu bağlamdaki savrulmaların bir kısmı da, tevhidi iman yerine Allah’ın varlığına imanın öncelendiği bir toplumsal kültürün, toplumla çelişmeme adına kanıksanmasıydı. Bu tür insanların, tam bir tevhidi inançla kendilerini değiştirmeden eski gelenek ve göreneklerindeki inançlarla birlikte İslam toplumuna girip kültürle dini birbirine karıştırmaları söz konusu olmuştu. “Bedevîler “İnandık” dediler. De ki: Siz iman etmediniz, ama “Boyun eğdik” deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi. Eğer Allah’a ve elçisine itaat ederseniz, Allah islerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Hucurat 49/14)

Kur’an’ı ilk inşa ettiği hayatın içinden kalkarak okumamak ve bugünkü hayatla da bağını kuramamak

Kur’an okumayı “hakkıyla” gerçekleştirememek ve hayatın içinde sürekli kılamamak bir diğer savrulma sebebi olarak dikkati çekmektedir. Hilkat (evren ve fıtrat) ve Hakikat (Kur’an) kitabını okumada yüzeysellik, sığlık, bu bağlamda önemli bir zaaf oluşturmuştur. Kur’an’ı, içselleştirmeden ve hayatla bağını kuramadan okumak, Kitabı teorik bir okuyuşa hapsedip, ilk indiği ve ilk inşa ettiği hayatla ve bugünkü hayatla bağını kuramadan okumak onun hayat kitabı kılınmasını engellemiştir. Kur’an’ı, Resulün ve ilk neslin örnekliğini, mücadele sünnetini dikkate almadan okumak. Kur’an’dan elde edilen bilgileri, salt bir tarih bilgisi olarak algılayıp, vazedilen kavramları, hükümleri ve ölçüleri bugüne taşıyamamak, bugünkü toplumdaki karşılıklarını tefekkür edememek Kur’an’ı doğru anlamayı ve yaşamayı zaafa uğratmıştır. Siyasi, sosyal, hukuki ve ekonomik alanı düzenleyen kimi hüküm ve kavramları tarihe gömen tarihselci bir yaklaşımla Kur’an algı ve anlayışında tahrifata yol açmak ya da rölativist (göreceli) yaklaşımla Kur’an’ın herkese farklı şeyler söylediğini iddia etmek de aynı konuda bir başka savrulma sebebi olmuştur.

Yani ilk indiği, dönüştürüp inkılaba uğrattığı toplumdan ve ilk inşa ettiği Peygamber ve ashabının hayatından soyutlanmış, ilk uygulamadan kopuk teorik Kur’an okumalar, bugünkü toplum ve hayatla da bağı kurulamayan ve dolayısıyla pratiğe aktarmada sorunlar yaşayan bir okuma olmuştur. Peygamberin güzel örnekliği ve Kur’ani sünnet içselleştirilmeyince, vasat ümmet örnekliğinde toplumu dönüştürme sorumluluğu terk edilince, vahyi sosyalleştirmekten, Peygamberi pratikten kopuk teorik imanlar, bir süre sonra cahiliye tarafından kuşatılıp, öğütülüyor. Kulluk eksenli bir hayatı kuramayanlarda, tevhidi bir pratiği üretemeyenlerde meydana gelen boşluğu dünyevileşme dolduruyor, ibadet bütünlüğünden ve ubudiyet bilincinin belirleyiciliğinden kopuk hayat giderek sekülerleşiyor.

Kulluk eksenli hayat tasavvuru yerine iktidar eksenli hayat tasavvurunu esas almak

Kulluk eksenli mücadele yerine iktidar eksenli mücadelelere heveslenilmesi, kulluğun parçalanıp, bazı parçaların dinin/bütünün yerine ikame edilmesi, kimileri açısından kulluk bütününden soyutlanmış bir siyasi mücadelenin dinin tümü gibi algılanması, hem de diğer alanları yok sayacak derecede birinci plana çıkarılması da bir başka savrulma sebebini teşkil ediyor. Bütün hayatı kuşatması gereken İslam’ı dar bir siyasal ideolojiye indirgeyen, siyasal sloganik eğilimlere sahip olup kulluk bütününü parçalayan İslamcılık, sistem içi siyasete eklemlenmeyi kolaylaştıran bir rol oynuyor.

İman-amel bütünlüğünü sağlayarak, söylediğini yaşayan tutarlı mü’minler olmayı başaramamak

Kur’an hükümlerini hayat düsturu haline getirememek, Kur’an’la ahlaklanamamak. İman edilen değerleri, Kur’ani ölçüleri hayat düsturu haline getirememek, inanıldığı iddia edilen değerleri salih amel haline dönüştürememek ve iman-amel bütünlüğünü parçalayan tutumlar da savrulmalarda önemli rol oynamaktadır. Allah, bu durumda olanları, Bakara suresi 44. ayette “Başkalarına iyiliği tavsiye ederken kendisini unutan bilgi sahipleri” ya da Saf Suresi 3-5. ayetlerde “en sevmediği hal olan yapmadıklarını söyleyenler”  ve Cuma Suresinde “Kitap yüklü merkepler” olarak niteleyip kınamaktadır.

Derinlikten uzak sığ okumaların yol açtığı fikirde ve tavırda yüzeysellik

Derinlikten uzak okur yazarlık sonucunda oluşan fikirde ve tavırda yüzeysellik sebebiyle derinlik kazanamamak yüzünden slogan, duygu, heyecan ve tepkiselliğin davranış ve eylemlere yön vermesi, vahiy ve aklın yönlendirme ve denetiminden çıkılması ve bu halin çözümsüzlüklere, tıkanmalara yol açması da savrulma nedenlerinin önemli bir boyutunu oluşturmaktadır. Başlangıçta dış tesirlerin sebep olduğu duygu ve heyecanlarla yöneldiği İslami çizginin, yeterli eğitimle altını dolduramamak, İslami duygu ve duyarlılığı, sahih bilgiye dayalı tevhidi bilince dönüştürememek ve 28 Şubat benzeri darbe ve baskı rüzgârlarıyla oluşan konjonktürel kırılma anlarında, kolayca geriye dönmek sonucunu doğurabiliyor. Duygular, umutlar, beklentiler, korkular, sevgiler üzerinde vahyin ve aklın denetimini kuramamak da dünyevileşmenin önünü açıyor.

Niteliksiz ve ilkesiz okumaların yol açtığı hak-batıl karışımı eklektik düşünceleri hak sanmak, batıl kavramlarla zihinleri bulandırmak

Nitelikli olmayan ilkesiz okumalar sonucunda, ayrıştırılmamış ve tasnif edilmemiş, hak-batıl karışımı dağınık bir bilgi yığınının altında kalınması da kafa karışıklığına ve savrulmalara yol açmaktadır. Bu sebeple de, söz konusu kişilerde tasnifli olmayan bu bilgi yığınından, zaman zaman etrafa saçılan bilgi tezahürleri zamana ve şartlara göre farklı beyan ve yaklaşımlar halinde ortaya çıkabilmekte, başkalarının da kafalarının karışmasına yol açabilmektedir.

Ayrıca Kur’an’la teçhiz olmadan, Furkan’ın ölçüsünü kazanmadan gerçekleştirilen diğer okumalar, özellikle de modern olana dair ilkesiz ve ölçüsüz okumalar sonucunda Batı kültüründen etkilenilmesi ve olaylara, dünyaya, hayata serküler mantık ve ölçülerle bakılmaya başlanması da önemli bir başka savrulma sebebidir. Bunun sonucunda da, Kur’ani kavramları, yöntemi, modeli günümüze taşıyamayan, bugünkü bireysel ve toplumsal hayatlarında ete kemiğe büründüremeyen, hayat, ahlak ve kimlik olarak ibraz edemeyen bu zihinlerin başka kavram ve modellerin istilasına maruz kalması söz konusu olabilmektedir. İşte bu sebeple, kendini Batının seküler/modern kavramlarıyla ifade etme ve tanımlama eğiliminin yaygınlaşması ve nötr olmayan bu kavramların dönüştürme etkisi yapması neticesinde de fikri değişimlerin yaşanması kaçınılmaz olmaktadır.

Modern kavram ve değerlerin yol açtığı kirlenme ve Batının seküler değerlerini evrensel değerler olarak kabul etme sonucunda meydana gelen zihinsel dejenerasyon ve sekülerleşme Müslümanlar üzerinde önemli bir dönüştürme etkisi yapmış bulunuyor. Emperyalist sekülerleştirme projelerinin estirdiği medyatik rüzgara kapılarak, dağıtılan imkânlara teslim olarak, büyük güçlerin gücü karşısında komplekse kapılarak, onlarla sağlıksız ve ilkesiz ilişkiler kurarak Batı desteğiyle dönüştürme projelerine eklemlenme de özellikle yerel ve global “28 Şubat” projelerinin temin ettiği çok önemli ve yeni bir savrulma nedeni olarak gelişmelere damgasını vurmuştur. Üstelik bu tür kirlenmelerin etkisinde olanlar, bu eklektik (hak-batıl karışımı) tercihlerini İslami göstermek için, kimi Kur’an ayetlerini ya da siyer bilgilerini zorlayarak hallerini onaylatmak üzere tahrif anlamına gelecek çıkarımlar yapabilmekte ve bunlara dayalı yeni fikir ve söylemler üretip dinin bir gereği olarak sunabilmektedirler. “Vay haline o kimselerin ki kitabı elleriyle yazıp, az bir pahaya satmak için, ‘bu Allah katındadır derler!’ Elleriyle yazdıklarından ötürü vay haline onların!”(2/79)

Davet, eğitim ve şahidlikle toplumu dönüştürmeye dair uzun soluklu mücadeleye nefesi yetmeyenlerin bıkkınlık, yılgınlık göstererek, aceleyle iktidar ve ranta ulaşma eğilimi

Acelecilik de önemli bir savrulma sebebidir. Kimilerinin uzun soluklu, sabır, azim ve fedakârlık isteyen, riskleri göze almayı ve bedel ödemeyi gerektiren sıkıntılı bir davet, eğitim ve şahidlikle toplumu dönüştürme ve zulme, şirke, ifsada karşı mücadele ve ilkeli bir yürüyüşe nefeslerinim yetmemesi gerçekten savrulmaları kolaylaştıran ve yaygınlaştıran bir başka etken olmuştur. Bıkkınlık, yılgınlık, yorgunluk psikolojisinin yaygınlaşması sonucunda, uzun zaman alacağı anlaşılan İslami sisteme ulaşmaktan umudunu kesip, ‘bunca zaman uğraştık, bekledik ama hiçbir başarı(!) elde edemedik, iktidara ve devlete ulaşamadık, üstelik dünyada da zenginlik, mevki sahibi olmak vb bir takım imkânlardan da mahrum kaldık, yaşımız da ilerledi, bari bundan sonra ve bir an önce iktidardan ve ranttan pay kapalım’ yaklaşımına yönelinmesi de birçok kişinin bu imkânları sunan sistem içi siyasete ve geleneksel kesimlere eklemlenmesini kolaylaştırmıştır.

Bazılarının yanlış bir yöntem algısıyla sürüklendikleri iktidar eksenli mücadelede bir an önce silahlı “devrim” yaparak sonuç alma duygusal yönelimi hüsranla sonuçlanınca, bu sefer de yine bir an önce iktidar ve nimetlerine ulaşmak için demokratik yöntemin peşine takılmalarına yol açabilmiştir. Bazılarının da, yaşlarının ilerlemesine rağmen İslami devlet/iktidar hedefine bir türlü ulaşamamak sebebiyle, uzun soluklu bir yürüyüşü gerektiren İslami davet, eğitim ve şahidlik eksenli Kur’an ile büyük cihadla toplumu dönüştürüp İslami adalet sistemine ulaşma yönetimden ümidi kesmeleri, bir an önce iktidara ve onun nimetlerine ulaşma aceleciliği içine girmelerine ve sonuçta demokratik yönteme meyletmelerine yol açmıştır. İslami hayat tasavvuru, şüphesiz gerektiğinde ve şartlar oluştuğunda içinde siyaseti de barındıran kulluk eksenli bir hayat tasavvurudur. Ama kulluk eksenli ya da hedefli olmaktan çıkıp, kulluk bütününü parçalayan siyaset ve iktidar eksenli bir hayat tasavvuru haline gelince savrulma ve sapma kaçınılmaz olmaktadır.

İslami yöntemle, sünnetullah gereği toplumsal değişimle İslami yönetime ulaşmanın çok uzakta görünmesi, uzun ve zorlu bir yolculuğu gerektirmesi sebebiyle bir an önce bazı imkân ve dünyevi başarılara (!) ve bu arada can ve mal riskinden de uzak yöntemlere doğru eğilim gösterilmesi, fedakârlıktan nimetlere, riskten ikbale doğru kaçışın da savrulmalarda önemli rolü olmuştur.

Korkuların, baskıların etkisiyle sistemin “meşru” saydığı alanlara sığınma eğilimi

Kimi korkuların, baskı ve zulümlerin etkisi ve yönlendirmesi de savrulmalara yol açabilmektedir. Bazılarında, egemen sistemin baskı ve zulümlerinden kurtulmak, daha rahat çalışma imkânlarına kavuşmak amacıyla sistemin “meşru” saydığı alanlara doğru geçme eğilimi güçlenmektedir. Bu tip insanlar fazla sıkıntılara katlanmadan, bedel ödemeden, kolayca bir takım sonuçlara ulaşmayı arzu etmektedirler. Bu sebeple de, kendi özgün yol ve yöntemlerini kolayca terk edebilmektedirler. Tevhidi, inkılabi kesimlere yapılan baskı ve zulümlerden çekinip de sistemin “meşru” (!) saydığı alanlara doğru yönelme eğilimleri sonucunda korku krallığına teslimiyet de bu savrulmalarda önemli rol oynadı.“İnsanlardan kimi vardır ki, “Allah’a inandık” der; fakat Allah uğrunda eziyete uğratıldığı zaman, insanların işkencesini Allah’ın azabı gibi tutar…” (Ankebut 10) “Yoksa siz, kendinizden önce gelip geçenlerin hali (uğradıkları sıkıntılar) başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar, öyle sıkıntılar dokundu ve öyle sarsıldılar ki, hatta peygamber ve beraberinde iman edenler: “Allah’ın yardımı ne zaman?” derlerdi. Bak işte! Gerçekten Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara 214)

Dünyevileşme, çıkar ve menfaat temini gibi amaçlarla pragmatizme kaymak

Çıkar eksenli hesaplar. İkbal, iktidar, makam, mevki, kredi, ihale kapma amaçlı sisteme eklemlenmeler, süreklilik arz eden, en yaygın ve en etkili savrulmalardır. Ekonomik sıkıntılar yaşayanların veya daha yüksek refah seviyesini ve daha büyük zenginliği arzu edenlerin, ya da zenginliğine zenginlik katma hırsı içinde olanların, özetle dünyevileşenlerin, ekonomik imkân vadedenlerin, kredi ve ihale dağıtanların yanlarına hem de az sayılmayacak sayılarla koşmaları da dikkat çekici, ibret verici ve tarihi kökleri olan kadim bir savrulma nedeni olmayı sürdürmüştür.

Günümüzde ise, bilindiği üzere bu konuda CIA’ya rapor hazırlayan bir kuruluşun önerileri arasında “radikal” Müslümanları sisteme eklemlemek için iki yol gösterilmişti: –Demokratik platforma çekip, siyaset yapmalarını sağlamak. –Kredi-ihale verip ticaret yapmalarının önünü açmak. Söz konusu CIA raporlarının ılımlı – radikal ayrımı yaparak, Amerikancı, Batıcı seküler anlayışı temsil eden “ılımlı”lara ve sufizme sıcak yaklaşımlar geliştirmesi, onlarla egemen güçlerin temasa geçmesi, vaadlerde bulunması da bu tip yanlış din anlayışlarına rağbeti arttırdı. 

Dünyevileşme kulluk eksenli İslami hayat tasavvurunun önündeki en büyük engeldir. Dini, bireysel ibadetler alanıyla sınırlayıp, siyasi, hukuki, ekonomik alanı dinden soyutlayarak, kapitalist üretim ve tüketim kültürünü içselleştirip protestanlaşma eğilimi içine girmek de, iktidar eksenli sistem içi yönteme savrulmanın çok önemli bir sebebi olarak öne çıkmaktadır. Bu sapma, emperyalist projelerle de örtüşen, küresel destek gören ve Özal iktidarıyla ivme kazanıp, AKP-Gülen koalisyonuyla zirveye çıkan sekülerleşme sürecinin dönüştürme etkisi bakımından, son dönemin en belirgin özelliği haline gelmiş bulunmaktadır.

Çözümsüzlük, alternatif projeler üretmede yetersizlik sebebiyle yanlış da olsa bir şeyler yapanlara meyletmek

Çözüm üretememek ya da alternatif projeler oluşturmamak, somut ve önemli dünyevi başarılar(!) elde edememek sebebiyle bunalıp ‘biz bir şey yapmıyoruz’ bari ‘yanlış da olsa bir şeyler yapanlara’ katılalım anlayışıyla, uzlaşmacı, hurafeci kesimlere, sistemle uzlaşma halindekilere, batılda kitleleşip kurumlaşanlara doğru meyletmek de savrulma sebeplerinden bir diğeridir. Üstelik bu özenilenler, ABD, AB, Papalık ve Siyonist kuruluşlarla çok yakın ilişkiler de kurmalarına, laiklik, demokrasi ve kapitalizmi sentez eden protestanlaşmayı gerçekleştirmelerine rağmen, özellikle 28 Şubat sonrasında çözümsüzlük bunalımı içine giren bazılarının onları yücelterek eklemlenmelerine yol açmıştır.

Toplumu dönüştürmede başarısız olduklarını düşünenlerin, marjinallikten kurtulmak amacıyla kitlelerin geleneksel din algılarına doğru meyletmeleri

Henüz görevlerini tam yapmadıkları halde, toplumu dönüştürmede haksız yere hemen sonuç almayı ve hemen bir inkılap gerçekleştirmeyi umanlar, uzun vadeli çalışmayı göze alamadıkları ve sabredemedikleri için, hemen dönüştüremedikleri toplumun cahili değerlerini yeniden keşfederek ve daha önce hata ettiklerini itiraf ederek, ne pahasına olursa olsun kitleyle buluşmak adına topluma doğru bir dönüşüm geçirdiler.

İçinde İslami motiflere de yer veren fakat esasta tamamen dünyayı terk gayesinde olan “Doğu Mistisizminin” ve “Batı Ruhbanlığının” özelliklerini de üzerinde bulunduran “Tasavvufi Düşünce”nin doğması, tarihi bir savrulma nedeniydi. İşte birileri bu savrulmayı eleştirerek yola çıkmışken şimdi yine ona sığınıyorlardı. “Sonra bunların izinden art arda peygamberlerimizi gönderdik. Meryem oğlu İsa’yı da arkalarından gönderdik, ona İncil’i verdik; ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet vermiştik. Uydurdukları ruhbanlığa gelince, onu biz yazmadık. Fakat kendileri Allah rızasını kazanmak için yaptılar. Ama buna da gereği gibi uymadılar. Biz de onlardan iman edenlere mükâfatlarını verdik. İçlerinden çoğu da yoldan çıkmışlardır.”. (Hadid 57/27)

Müslümanların kolaylığı için içtihadi alanda çabalar gösteren âlimlerin görüşlerini dogmatik olarak kabul edip değişmez mezheplerin oluşması, hatta zaman zaman mezhepleri dinin önüne geçirmek, hatta kimileri açısından dinleştirmek suretiyle oluşturulan “Kör taklid”çilik ve mezhebi taassupçuluk bu süreçte yeniden baş gösterdi. Bazı tevhid ehli Müslümanların, yola çıktıklarında önceledikleri Kur’an ve sahih sünnetin belirleyiciliğini terk ederek, mezhebî, Batınî yorumlarla, Kur’an algısını, korunmuş metinle alakasız yorumlarla tahrif eden eğilimlere ve mesnetsiz uyduruk rivayetleri Kur’an’ın ve sahih sünnetin önüne geçiren ve üstelik bu yanlışlara tabi olmayanları mü’min saymayan sapkınlıklara doğru savrulmalar yaşandı. Böylece, Kur’an’ı ve dini parçalayıp, kendi subjektif yorumunu dinleştirip onunla böbürlenen kesimler oluştu. “Dinlerini parçalayan ve bölük bölük olanlardan (olmayın. Bunlardan) her firka, kendilerinde olan ile böbürlenmektedir.” (Rum 30/32)

Az sayıda insanla birlikte olmaktan bıkıp, daha geniş kitlelerle birlikte olmanın arzu edilmesi, insanlardan itibar görmeye dair özlem ve beklentiler, marjinalleşmekten korkmak, kitleleşme uğruna ilkelerin feda edilmesi de önemli bir savrulma nedeni oldu. Hâlbuki bütün Peygamberler de önce marjinaldiler ve hatta pek çoğu bu konumdan hiç kurtulamadılar. Nuh (as) 950 yılda bir gemi dolduramadı, ama tevhid gemisini inşa etmekten de hiç bıkmadı, yorulmadı ve inkârcı kitlelerin tüm alaylara rağmen karada gemi inşa etmeyi ısrarla ve yılmadan sürdürdü.

Ama maalesef birçok Müslüman açısından marjinallikten bıkmak ve bir an önce kitlelerle buluşmayı arzu etmek ve böylece itibar kazanacağını zannetmek eğilimi de sapma ve savrulmalara yol açtı. Toplumda itibar görmek arzusunun galebe çalması sonucunda, dönüştürme iddiasıyla kendisine yönelindiği halde davete icabet etmeyen toplumun cahili değerlerine doğru savrulma hali yaşandı. ‘Madem onlar bizim davetimize gelmiyor, o halde biz onlara gidip kucaklaşalım ve böylece kitleleşelim’ arzusuyla, toplumun geleneksel ve modern hurafelerinde bir takım “güzelliklerin”(!) varlığını keşfetme eğilimi içine girenler oldu. İzzetin, itibarın, onurun tamamı Allah’ın yanındayken, izzeti yanlış yerde aramak da savrulmalara yol açıyor, istikameti bozuyor.

Tahkikat : Gerçekten de azınlıkta kalmak ya da marjinal görünmek Müslümanları çok etkiliyor ve hemen aslında doğru olan tercihlerini bile sorgulamaya götürüyor, öyle değil mi?

Pamak : Evet doğru, bu sebeple de ne pahasına olursa olsun marjinallikten kurtulmak için tavizkar bir tutum içine girerek, istikameti koruyamaz hale geliyorlar. Halbuki bir fikir, düşünce ve duruşun taraftarlarının marjinal olması, azınlığı teşkil etmesi, onun yanlışlığının ve terk edilmesi gerektiğinin delili olarak ileri sürülemez. Aslında toplumlarda büyük değişim ve dönüşümlere sebep olan fikir ve çabalar başlangıçta hep marjinal konumda bulunmuşlardır. Toplumlara hamle yaptıran, ileriye taşıyan köklü fikir ve düşüncelerin sahipleri de hep tek kişi olarak başlamışlar ve bu büyük dönüşümün yolundaki ilk adımları da ya tek başlarına ya da birkaç kişiyle atmışlardır. Marjinallikten kurtulup bir an önce kitleleşmek ve aceleyle dünyevi sonuçlar elde etmek isteyenler; dönüştürmek istedikleri toplumdan farklarını oluşturan temel ilkelerini terk ederek, değiştirmek için yola çıktıkları statükoya ve toplumun cahili değerlerine savrulmaktan kurtulamazlar.

Hak yolda olmaktan kaynaklanan marjinallik şereftir

Hak ve adalet çizgisinde ısrarlı olmaktan kaynaklanan marjinallik şüphesiz ki şereftir. İnsanlığa hayırlı büyük değişim ve dönüşümlere sebep olan çabalar başlangıçta hep marjinal olmuşlardır. Önemli olan azınlıkta olup olmamak değil doğru konumda bulunup bulunmamaktır. Kur’an birçok ayetinde “insanların çoğunun bilmeme” noktasında bulunduğunu, hakikate kendilerini kapatan konumları tercih ettiklerini vurguluyor. İblis ilk isyanı gerçekleştirip şeytanlık, saptırıcılık fonksiyonunu üstlendikten sonra, Rabb’imize hitaben, onların çoğunu şükredici bulamayacaksın” (A’râf Suresi 16-17) diyor. Bir başka ayette ise, “iman edip salih amellerde bulunanlar başka. Onlar da ne kadar azdır” (Sâd Suresi 24)hükmü yer alıyor. En’am suresi 116. ayette ise, “Eğer yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar…” uyarısı yapılmıştır.

O halde anlamlı, değerli, itibarlı ya da doğru olmanın ölçüsü çoğunlukta olmak veya dünyada somut sonuçlar elde etmek değildir. Tek kişi bile kalınsa, hak, adalet ve tevhid çizgisinde bulunan kişilerin durduğu yer doğru, isabetli, değerli ve anlamlıdır. Hak istikametteki büyük değişimlerin yolunu açanlar da, hep marjinal kalma pahasına temel ilke ve değerlerinden taviz vermeden istikrarlı ve süreklilik arz eden onurlu ve şahsiyetli duruş ve çabaları ortaya koyanlar olmuştur. Bu anlamda bütün Peygamberler de marjinaldiler. Hatta toplumlarının çoğunluğunun, yani marjinal olmayanların yanlışta direnmesi, yalanlaması sebebiyle pek çokları da marjinal olmaktan hiç kurtulamadan ömürlerini ve görevlerini tamamladılar. Mesela Nuh(as), 950 yıllık; tebliği, fesada karşı ıslah edici çabayı ve marufu emredip münkere karşı durmayı içeren tevhid ve adalet mücadelesinde, toplumun batılda direnmesi sonucu bir gemi dolduracak kadar insana bile ulaşamamış ve savrulanların ifadesiyle dünyada bir sonuç ya da başarı da elde edememiş, iktidar da olamamıştı. Zenginleşememiş, holdingleşememiş, büyük kurumlar oluşturamamış, televizyon ve gazete sahibi olamamış, kitleleşememişti. O halde, dünyada somut başarılar (!) ya da her şeye rağmen büyüme ve kitleleşme peşine düşenlerin mantığı ile Nuh(as) yanlış yolda, manasız ve terk edilmesi gereken şeylerin ve marjinal tutumların, düşüncelerin, tercihlerin peşinde boşuna bir uğraş mı vermişti? Allah’a sığınarak haddimizi bilmek kadar değerli ve önemli bir şey olamaz. Bize yakışan, istikameti kaybetmeden dosdoğru yolda ısrarlı ve istikrarlı bir yürüyüşü gerçekleştirmek, her şart altında tavizsiz bir biçimde ve Allah rızası için doğru olanı yapmaktır. Hz. Nuh’un örnekliğinde olduğu gibi kınamacıların kınamalarına aldırmadan tevhid gemimizi inşa etmeyi ısrarla sürdürmektir, sonuçları takdir etmek ise sadece Allah’a aittir.

İzzeti yanlış yerde aramamak gerekir

Sonuç almak, başarılı olmak tamamen Allah’ın takdir alanına giren hususlardır. Bizim irademize bırakılmış olan ise, ne pahasına ve hangi şartlar altında olursa olsun, mutlaka yaratılış amacımız istikametinde üzerimize düşen kulluk görevimizi yerine getirmekten, Hakikatin mesajını hayatımızda örnekleyerek ısrarla insanlara ulaştırmaktan, tevhidin ve adaletin ikamesi için hayırlı, olumlu adımlar atmaktan, bu çabalarımızı ısrarla ve Allah rızası için sürdürmekten ibarettir. Bize düşen, siyasi ve dünyevi çıkarlarımız uğruna, bizi biz yapan bize şahsiyet ve şeref kazandıran temel ilkelerimizi, imani ve ahlaki değerlerimizi terk etmemektir. Niteliksiz kalabalıklarla, küresel ve yerel zalimlerin istekleri yerine getirilerek, ilkeler feda edilerek belki marjinallikten kurtulmak mümkün olabilir, ancak bunun Allah’ın rızasına uygun bir amel ve itibar kazandıran onurlu bir tutum olduğu söylenemez. Çünkü Kur’an izzetin, onurun, şerefin tamamının Allah’ın yanında olduğunu” (Nisa Suresi 139) açıkça beyan etmiş bulunmaktadır. O halde izzeti ve itibarı yanlış yerlerde aramaktan Allah’a sığınmak lâzımdır.

Mağlubiyet psikolojisinin yol açtığı sığınmacılık ve teslimiyetçilik

Kuşatılmışlık psikolojisi ile kuşatmayı yarma çabasının sıkıntısına katlanmak yerine, “boşuna uğraşmayalım başaramayız” yılgınlığı ve bunun yol açtığı mağlubiyet psikolojisiyle egemen güce sığınmak, kuşatmaya teslim olmak da istikamet krizine yol açan bir başka savrulma sebebidir.

Bazı Müslüman kesimlerin gayri İslami sistemin, kurumlarını, makamlarını ve yöneticilerini gözlerinde büyütmeleri ve onlardan görecekleri küçük bir ilgi ve itibardan çok fazla etkilenmeleri ve bu sebeple onlara meyletmeleri ya da tersine bir tepki aldıklarında, baskı ve tehdit gördüklerinde de hemen korkup bir kenara çekilme eğilimi göstermeleri, ortada görünmemeleri de, ibretlik bir savrulma nedenidir.

Uzlaşmacı bir anlayışla sistemle şu ya da bu ortak paydada buluşmak, resmi ideolojiden beratını tam anlamıyla ilan etmemiş olmak ve bayrakçılık, vatancılık, Türkiyecilik, devletçilik, demokratlık, ulusçuluk, muhafazakârlık vb ulusalcı kirlilikler ve sağcı eğilimler de hep bu kolay savrulmanın zeminini oluşturmuşlardır. Resmi ideolojiden ve ilkelerinden ve bunların sağladığı kirlenmeden tam anlamıyla arınamayanların, çeşitli etkilerle, zaten var olan devletçi, ulusçu, Türkiyeci, muhafazakâr damarlarının kabarması ve İslami duyarlılıkların yükseldiği süreçlerde derine çekilmiş bu tür cahili eğilimlerin, tersine gelişen süreçlerde yeniden depreşmesi de savrulmaları tetikleyen bir rol oynamıştır.

Ülke sorunlarına acil çözüm getirmek isteyenlerin, “Mademki şimdi İslam’ın gelmesi uzun süreli bir uğraş gerektiriyor ve bugün mümkün değil, o halde yangını söndürmek için mevcut şartlar içinde beşeri sistemler, modeller çerçevesinde projeler üretmeliyiz, mevcut sorunlara bu sistem içinde çözümler getirelim diyerek gayri İslami projelerin arkasına takılma eğilimlerine kapılmaları da bir başka savrulma nedenidir.

Egemenlere hizmet eden “iktidar uleması ya da aydınları”nın savrulmaları kolaylaştırıcı etkileri

“Saray ulemasının” ve bugünün “MGK ulemasının”, “İktidar ulemasının”, “zalim yönetime itaatin” gerekliliği hususundaki açıklamalarının mevcut iktidarlara itaat bilincini oluşturması ve bu sapmanın sistem tarafından sürekli beslenmesi, toplumun zulüm ve fitnenin adresini hep dışarıda aramaya, “kendi zalim ve kâfirlerini” hoş görmeye alıştırılmış olmasının da genel anlamda savrulmaları kolaylaştırıcı bir tesiri olmuştur.

Bazı hayırlı gelişmelerin zamanı gelince kendiliğinden meydana geleceğine yönelik sahte iyimserlik ve yanlış tevekkül anlayışı da direniş azmini kırıcı, pasifize edici bir rol oynamış, zaman zaman gündemleşen mevzii duyarlılıkların da kolayca sönmesinde ve sürdürülememesinde önemli rol oynamıştır.

Zulüm ve baskılar karşısında ne yapması gerektiğinin araştırmalarına yönelip, nasıl mücadele edeceğinin projelerini üretmek yerine, hatta yeni hak ve özgürlük taleplerini dillendirmek yerine, ne pahasına olursa olsun, mevcut kazanımları korumak endişesi ile mevcudun üzerine kapanıp, eldekini de kaybetmemek için pasifleşmek, geri çekilmek, suskun ve özür dileyici bir tavra sürüklenmek de büyük bir zaaf oluşturmuştur.

Tahkikat : İçinden geçilen süreç boyunca bizzat tanıklığını yaparak, zamanında yazı ve konferanslarınızla da uyararak, hatta ifadelerinize göre öncü şahsiyetleri bizzat ziyaret edip özel görüşmelerde de “emri bir maruf nehyi anil münker” sorumluluğu çerçevesinde de uyararak yapa geldiğiniz çok önemli tespitler bunlar. Keşke itibar edilip gerekli tedbirler alınsaydı da bugünkü tükenmişlik hali ortaya çıkmasaydı. Bu durumu, hali ve ulaşılan sonucu özetleyecek olsanız ne dersiniz? Bir de şu konuyu açıklamanızı isteyeceğim, bu savrulanlarla, fikri değişim geçirenlerle ilişkiler nasıl olmalı?

Pamak : Sonuç olarak, özet olarak ifade edecek olursak; her kesimin dönüşüm ve savrulmasında farklı unsurlar belirleyici olsa da genel olarak, en başta yanlış Kur’an okuma ve yaklaşımından kaynaklanan imanda zaaf ve yetersizlik, niteliksizlik, korkular, çıkarlar, fikri ve zihni karışıklıklar, dünyevileşme ve kazanımlar eksenli çok yönlü pragmatizm, ilkesizlik, acelecilik, çözümsüzlük kaynaklı bunalımlar, marjinallikten ve riskten kaçış ve en son olarak da emperyalistlerin küresel dönüştürme projelerine eklemlenmek gibi unsurlar bu büyük savrulmanın sebeplerini oluşturuyor.

Bütün bu sorun ve zaafların temelinde aslında sahih bir İslami bilgiye dayalı sahih bir imanın ve din anlayışında doğru, isabetli bir yönelişin nitelikli ve derinlikli bir biçimde gerçekleştirilememiş olması yatmaktaydı. Bir de bunun üzerine 28 Şubat’la daha bir sertleşip keskinleşen düzenin otoriter, baskıcı tavrı eklenince büyük sapma ve savrulmalar yaygınlaşabilmiş ve üstelik savrulanlar bu konjonktürel baskıları da kendilerine mazeret kılabilmişlerdi. Sonuçta, bazen korku ve endişe, bazen dünyevi güç ve imkânlara erişme hesabı, bazen reddedilmeme, dışlanmama tam tersine itibar görme, medyada yer alma beklenti ve telaşı, çoğu zaman da bütün bu kaygı ve hesapların iç içe geçmesi neticesinde savunulan ilke ve değerlere aykırı tutumlar gündeme gelebilmişti. Yıllarca savunula gelen doğrular bir çırpıda terk edilebilmiş, adeta tövbekâr bir ruh haliyle maziye tümüyle sünger çekilebilmişti. Bir süreden beri maalesef “Demokratik tevbe” yapan itirafçı kimlikler, işte bu zaaflar sebebiyle meydanı doldurmuştur.

Kimileri zaviyesinden savunulan doğruların pratiğe taşınması noktasında yaşanan başarısızlıkların ve sahip olunan iddiaların gerektirdiği bedeli göze alamayışın bir sonucu olarak; “zaten savunduğumuz şey pek de doğru sayılmazdı” türünden bir inkârcı tutum içine girilebilmiştir. Eksik ve zaaflarımızı gidermemize katkı sağlayacak, sorunlarımızı çözerek, zaaflarımızı aşarak ileriye gitmemizi sağlayacak bir öz eleştiri yerine, kendi zaaflarının faturasını iman ettiği, değer, ilke ve yönteme kesip, gerisin geriye dönmek zalimlerin bile alay etmelerine yol açan utanç verici bir vakıa olarak maalesef sıklıkla yaşanabilmiştir.

Diğer taraftan, komünizmin yıkılışı ve soğuk savaş döneminin sona ermesi, dünya üzerinde pek çok değişimin de yolunu açtı. İslam’ın vahiyle belirlenen dünya görüşünün, ilkelerinin ve sabitelerinin bu değişimden etkilenmesi, şüphesiz ki mümkün değildi. Her şeye rağmen İslam, insanlığı kurtaracak tek ve sahici mesaj olmayı sürdürüyordu. Hatta komünizmi ve kapitalizmi üreten modern, seküler Batı paradigmasının çöküşü sebebiyle, önü daha da açılıyor, bu sebeple de Batı telaşla İslam’ı düşman ilan etme yoluna gidiyor ve İslam’ın önünü kesmeyi birinci mesele haline getiriyordu. Ancak kimi Müslümanlar, Batıdaki bu tür gelişmelerin, İslam’a yönelik menfi propagandaların ve yeni değişim rüzgârlarının etkisi altında kaldılar ve Allah’ın koruması altındaki Kur’an’la belirlenen İslam’ın da yeni şartlara göre değişmesi gerektiği zehabına kapıldılar. Çünkü hedefledikleri İslami sistemin kurulmasının çok uzakta ve zahmetli bir mücadele gerektirdiğini fark ettiler. Daha fazla beklemeye takatleri yetmedi, bıktılar, yoruldular ve yılgınlığa, umutsuzluğa düştüler. Liberalizmin dünyevileşme eğilimlerini tahrik etmesi sonucunda da, ideallerini, ilkelerini sorgulamaya ve terk etmeye başladılar. Sonuçta dünyevileştiler ve geçmişte tercih ettikleri duruşu mahkûm ederek yeni konumlarını meşrulaştırma kolaycılığına ve zilletine sürüklendiler.

Üstelik tüm bu savrulmuş anlayışlarla, tevhidi düşünceye sadakatini sürdüren Müslümanlar aynı grup çatısı altında birlikte olmayı da sürdürüyorlar. İnandıkları gibi yaşamayanların, zamanla yaşadıkları gibi inanmaları kaçınılmaz bir sonuç olarak ortaya çıkıyor. Savrulanların aynı grup içindeki varlığını sorunsuz bir biçimde ve kanıksanarak sürdürmeleri, yeni savrulma ve dönüşümlerin zeminini hazırlıyor. Bu yanlış tutum ve anlamsız birliktelik grubun tamamını çürütücü bir risk taşıyor. Tabii ki, savrulan, dökülen, imanına aykırı amellere yönelenler için üzülmeli ve onların bu yanlıştan kurtulmalarına vesile olmaya çalışmalıyız. Ama bu gidişatta ısrar edenler, hatta eski tevhidi çizgilerini reddettiklerini açıklayarak yeni fikirleriyle gurur duyanlara, yeni konumlarını İslami göstermeye ve başkalarına da bulaştırmaya çalışanlara tavır koymalıyız. Tıpkı Resulullah (s) in Ka’b bin Malik ve arkadaşlarına yaptığı gibi uyarıcı tavırlar koymalıyız. Savrulmanın normalleşmesine, kanıksanmasına asla vesile olmamalıyız.

Tahkikat : Bir de sizin her yazı ve konuşmanızda daha farklı tuttuğunuz, savrulma eğilimlerini eleştirmekle beraber hâlâ kendilerinden umutlu olduğunuzu gösterdiğiniz kesimler var. “Yanlış yapan kardeşler” olarak niteleyip bir gün yeniden temel tevhidi ilkeler çerçevesinde kucaklaşma umudunu saklı tuttuğunuz ve daha yakın gördüğünüz bu kesimlerin sistem içi politikalara eklemlenmelerinin sebeplerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Pamak : Tevhidi uyanış süreci bakiyesi kesimlerden kimileri de, hem fert planında hem de çevre olarak, Kur’an ve sünneti belirleyici kılma iddialarını hâlâ sürdürmelerine ve bizim de yanlışlarından döneceklerine dair umudumuzu hala koruduğumuz ve kendimize en yakın bulduğumuz kesim olmalarına rağmen, her yeni yanlışı daha ileri boyutta gerçekleştirmek suretiyle giderek daha fazla savrulmaktadırlar. Sürekli kendilerine bu yanlıştan dönmeleri için dua edip ilmi uyarılarda bulunduğumuz bu kardeşlerimiz, maalesef umudumuzu kıracak ve giderek umutsuzluğu arttıracak şekilde hak ile batılı karıştıran yanlışlarını sürdürmekte ve sistem içi hükümet arayışındaki demokratik yolları tercihe savrulmakta ısrar etmektedirler. Bu kardeşlerimizin söz konusu yanlış eğilim içine girmesine sebep olan en önemli saik duygusal olarak kendilerini çok etkileyen bazı tespitleridir. Bu tespitler kendi zaviyelerinden şunlardı;

a – Sistem içi demokratik değişim sürecinin öncü siyasi kadrosunu kendilerine yakın bulmaları,

b – Onların eşleri örtülü, kendileri namaz kılan şahsiyetler olmaları ve iyi niyetle büyük risk alarak askeri vesayet rejimini, Kemalist resmi ideolojiyi tasfiye etmeye çalıştıklarına inanmaları,

c – Hükümetin Bakanlarıyla zaman zaman görüşmeler yapıp brifing almaları,

d – Bütün bunların yanında bir de onların alternatifinin, tesettür başta olmak üzere İslami hayat tarzına, İslami olan her şeye yönelik düşmanlıkları ve Müslümanlara yönelik zulümlerindeki aşırılıkları, azgınlıkları,

e – Üstelik on yıllardır çekilen bu baskı ve zulümden bu sistem içi değişimci kadro sayesinde kurtulmuşken, despot vesayetçi, darbeci İslam düşmanlarının her an geri gelme ihtimallerinin olması ve bu sebeple görece özgürlük getiren siyasi kadroyu yıpratıp devirmek için sürekli çabalar sarf edildiğine inanmalarıdır.

Bizce de, bu tür tespitlerin önemli bir kısmı doğrudur, evet AKP dönemi geçmişe göre görece bir olumluluktur ve eski statükonun Kemalist baskı ve zulmünün devamı anlamına gelen eski darbeci vesayet sürecine dönülmesi riski vardır. Ancak itiraz ettiğimiz husus; böyledir diye, bağımsız ve özgün İslami duruşu ihmal edip unutarak, tevhidi mücadele ilkelerini ve stratejisini terk edip erteleyerek, bu sistem içi görece iyileşmeyi merhale olarak tanımlayıp eklemlenmek ve yeni statükonun görece özgürlükçü politikalarına aktif destekçi olmak, onları savunur hale gelmek, sistem içi demokratikleşme süreçlerine dâhil olup, istikamet zaafı içine sürüklenmenin yanlışlığı ve bu tutumun davetin muhataplarında da şaşkınlığa yol açtığı hususudur. Sonuçta, bu kesimlere yönelik eleştirilerimiz, hem Allah’ın dininin arı duru halinin bu temel yanlışlarla zarar görmemesi, hem bu kesimlerin kendilerinin ahiretlerine zarar vermemeleri içindir. Hem de tevhidi davetle arındırma, ıslah etme sorumluluğu taşınılan davetin muhatabı kitlelerin hak-batıl karışımı sistem içi tercihlerinde onlarla aynı yerde buluşarak, bu batıl çizgiye meşruiyet kazandırmamaları, onların Hakikatle buluşmalarına örneklik/şahidlik yapma niteliklerini kaybetmemeleri ve davetin muhatabı olanların ıslahı yerine kafalarının karışmasına yol açmamaları içindir.

Ama maalesef, sistem içi görece iyileşmeye yönelik değişimcilerden bu tür duygusal etkilenmeler, geleceğe dair beklentiler ve eski statükonun hortlamasından duyulan endişelerle söz konusu kesimler ve öncü yazar kadroları, yaklaşık 2010 yılından itibaren içine girdikleri bu savrulma ve eklemlenme sürecinde, giderek yanlışlarını kanıksayarak daha fazlasını yapmaktadırlar. Şimdi de bu yaptıklarının meşru olduğunu ispat sadedinde Mekke’de Resulullah’ın (s) da, bugünün sistem içi demokratik yöntemine benzer tercihlerde bulunduğunu iddia edecek kadar mesnetsiz, delilsiz iddialarda bulunabilmektedirler. Bu kardeşlerimiz de, diğer gruplarla ortak açıklamalarında “resmi ideolojiden arındırılmış sivil anayasa” talep eden, şirk anayasasının kısmi değişikliğine oy verme çağrısı yapan, Gezi olayları ve Suriye konusunda özgün bakış açısı geliştirmek yerine AKP politikalarına paralel duruşlar sergileyen bir çizgiyi takip etmektedirler. Bunlardan bazıları, gayri İslami sistem içinde demokratik seçimle hükümet olup şirk hükümleriyle hükmetmeye devam eden görece özgürlükçü, zulmü gerileten yönetimlerin tağut olarak tanımlanamayacağını iddia etmektedirler. Bazıları da bugünün Mekke’si konumundaki ulus devletlerin kuşatması altındaki Müslümanların önünde içtihatla birisinin tercih edilmesinin meşru/şer’i olduğunu iddia ettikleri, birisi gizlilik ve şiddete dayalı yolla rejimi devirmek, diğeri de demokratik seçimlere girerek değişimi sağlamak olan iki yol bulunduğunu iddia edebilmektedirler. Böylece Müslüman zihinleri karıştırmaya ve sistem içine yönlendirmeye ve üstelik ikna edebilmek için bu tercihlerin İslami olduğunu, Peygamberlerin de bunlardan birisini şartlara göre tercih etme konumunda bulunduklarını bile söyleyecek kadar ileri gidebilmektedirler.

Sizin de dediğiniz gibi, bu kardeşlerin tevhidi uyanış sürecinin önemli ve değerli bir birikimi olduğuna inandığım için, bu kadar kolay harcanmalarına, tevhidi mücadele içindeki önemli yerlerini kaybetmelerine de gönlüm bir türlü razı olamamakta ve bir an önce bu hali sorgulayarak tekrar tevhidi istikamette ayaklarını sabit kılan bir duruşu yakalamaya dair önemli bir hamle yapmalarını umutla beklemekteyim. Ancak zaman zaman aralarından bazı kardeşlerin gidişatı sorgulayan yaklaşımlar ortaya koymaları bu umudu arttırıcı rol oynasa da diğerlerinin ısrarla yeni yanlışlara imza atmaları ve sistem içine, AKP taraftarlığına savrulma anlamına gelecek yeni yazı, konferans ve açıklamaları umutları giderek zayıflatan bir etki de yapmaktadır. İnşallah umutları daha fazla arttıracak eğilimler çoğalır ve tevhidi istikamette buluşup bütünleşme yeniden sağlanır.

Tahkikat : Sonuç olarak AKP dönemi görece özgürlük ortamı hazırlaması sebebiyle hayra vesile olacakken, maalesef yeni savrulmaların ve çok daha yaygın boyutta sisteme eklemlenmenin vesilesi oldu diyorsunuz.

Pamak : Evet AKP dönemi, tevhidi yanış sürecinden gelen gruplar için aslında çok önemli gelişmelere, bağımsız İslami kimlikli yapının toplumun önüne alternatif olarak sunulmasına vesile olabilirdi. Görece özgürlüklerin önünün açıldığı, gasp edilmiş kimi hakların iade edildiği ve görece daha rahat hareket etme dönemi olan, AKP dönemi çok büyük hayra vesile olabilirdi. Yeter ki Müslümanlar, sistem içi politikalara eklemlenmek yerine, adam gibi istikametlerini ve bağımsız kimliklerini koruyarak vahdeti sağlayıp daha açık İslami kimlikli yaygın projelerle ortaya çıkabilselerdi. Ama maalesef tersi oldu ve bu imtihan ve kırılma sürecinde “karşıtına sığınarak var olma” çabasının günümüz versiyonu tecelli etti.

Özellikle son on yıldır çok önemli ve ibret veren bir olay yaşanıyor. Türkiye’deki tevhidi uyanış süreci müntesibi çevreler 30 yılı geçen süreçte ortak tevhidi ilke ve hedefler etrafında mutabakat temin edip bir türlü tevhid akidesi ortak paydasında vahdet sağlayamadılar. Ama maalesef son 7-8 yılda yaşadıkları hızlı ve maalesef büyük değişimle batıl sistem içi demokratikleşmeye ve bu bağlamdaki AKP politikalarına aktif destek vermekte, AKP’li bakanların brifinglerinde buluşmakta kolayca, hiç zorlanmadan ve hem de giderek güçlenen bir vahdeti sağlayıverdiler. Sistem içi demokratikleşmeye, şirk sisteminin anayasasının aynı ilkelerle yenilenmesine, sivil anaysa taleplerine aktif destek vermekte kolayca bütünleştiler. Bu sebeple de, hem tevhidi istikameti yitip sistem içi siyasete eklemlendiler, hem de insanlığın ihtiyacı olan tek kurtarıcı, karanlıklardan aydınlığa, sömürüden, zulümden adalete ulaştırıcı Kur’an’i mesajı modelleştirerek arayış içindeki dünya ve ülke insanlarının önüne koyacak İslami kimlikli bağımsız bir vasat ümmet örnekliğini üretemediler.

Özgün İslami kimlik ve ilkelerin belirlediği yerde bağımsız duruşu koruyarak, hükümetin doğruları varsa, bunları olumlu bulup teşvik etmekle yetinip, yanlışlarını da adil İslami kimliğin ölçüleri içinde kalıp eleştirerek adil şahidlik sorumluluğunu yerine getirselerdi sorun olmayacaktı. Bunun yerine, bütün grupların temsilcilerinin katıldığı toplantılarda kimi Bakanlardan aldıkları brifinglerden etkilenip meydanlarda ve ekranlarda tarafgir sloganlar atarak, yandaş söylemleri gündemleştirerek, cepheci bir mantıkla bu politikaların topyekûn savunuculuğunu üstlenmiş gibi algılanacakları, kamuoyunda da hükümetle bütünleştirilmelerine yol açacak imajlar oluşturan eklektik tutumlar sergilediler. Ve şu anda tevhidi çizgiyi temsil eden Müslümanların, ülke çapında tevhidi istikameti koruyan güçlü, kuşatıcı bir yapıyı, bağımsız kimlikli bir temsili ortaya koyamamaları, tam tersine ülke çapında STK adı altında örgütlü ve medyatik olup tanınan grupların AKP politikalarına eklemlenmiş olmaları yüzünden artık onları da AKP ve lideri temsil eder hale gelmiş bulunuyor. Sonuçta bugün gerek Türkiye’deki geniş kitleler, gerekse bölgedeki halklar nezdinde İslam’ı ve Müslümanları, İslam’ın ve Müslümanların Protestanlaştırılması hedefine hizmet eden iki lider ve hareketi temsil ediyor. Birisi Erdoğan, diğer ise Gülen.

Keşke Müslümanlar ve özellikle de tevhidi uyanış süreci bakiyesi kesimler, sistem içi iktidar ve rant kavgasının taraflarına yandaş olacak yerde, özgün Kur’ani örnekliği temsil ederek, arayış içindeki tüm dünya ve ülkemiz insanlarına, gençlerine adaletin ve kurtuluşun tek yolunu gösterebilselerdi. Adil şahidlik sorumluluklarını güç birliği ile yerine getirip hayata müdahil olabilselerdi ve onlara aradıkları adaletin Kur’an mesajında olduğunun ete kemiğe büründürülmüş ahlaki, ilkeli örnekliğini sunabilselerdi. Bunun için bâtılın sistem içi siyah ve gri iki tarafından da uzaklaşıp, özgün Kur’ani örneklik oluşturarak, ancak Allah’a ve kitabına sarılarak insanlık onurunun kurtulabileceğine, arayış içindeki gençlerin dikkatlerini çekebilselerdi. Keşke bu güzel örneklikle, karanlıklardan aydınlığa ancak böyle çıkılabileceğine, zulüm, sömürü ve baskıdan kurtulup adalet vasatına ancak böylece ulaşılabileceğine dair rehberlik yapabilselerdi.

Ama az önce açıkladığımız sebeplerle, Müslümanlar bu süreçte tevhidi zindeliklerini kaybedip parçalandılar ve bir kısmı despotizmi, askeri vesayeti ve zulmü geriletme sürecinden, özgün mücadele stratejilerini ve istikametlerini terk edip sistem içine eklemlenecek kadar çok etkilendiler. Kimileri çok etkilendikleri sistem içi görece olumlu değişime vesile olan siyasi kadroların namaz kılan, eşleri başörtülü kişiler olmalarından kaynaklanan manevi duygusallıkla ve bir takım imkânlara ancak bu iktidar vasıtasıyla ulaşmış, bazı çıkarlar elde etmiş olmanın pragmatizmi ve maddi duygusallığıyla, iktidarın politikalarının savunucusu ve destekçisi konumuna geldiler. Böylece iktidarın yanlışlarının, adaletsizliklerinin, zengini daha zengin yapan, milli geliri büyüten fakat adaletsiz dağılımla fakirin bu büyümeden payını almasını engelleyen neo-liberal ekonomi politikalarının olumsuz faturasına da ortak olmaktadırlar. Alternatiflerinin çok alçak ve zalim olmaları sebebiyle, diğerlerine nazaran görece bir özgürleşmeye vesile oldukları için sistem içi değişimi temsil eden, ama laik liberal politikalar güden bir iktidara taraf olunması, tek kurtarıcı mesajı taşıyan Müslümanları insanlara örnek olmaktan uzaklaştırmakta, kirletip yozlaştırmaktadır. Böylece bu tür tercihlerle yandaş görüntüsü veren Müslümanlar, vahye dayalı sahici adaleti temsil ederek, arayış içindeki insanların umudu olacak yerde, sistem içi iktidarın yandaşı görüntüsüyle, özünde izzetli olan Kur’ani mesajın da, hakikatten habersiz insanların gözünde zahiren değersizleşmesine ve umut olmaktan çıkmasına yol açmaktadırlar. İnşallah hiç değilse bundan sonra bu büyük yanlıştan dönerler ve yaşadıkları istikamet krizini aşarak, tevhidi istikamette birlik oluşturmaya ve sisteme alternatif olmaya doğru yönelirler.

Tahkikat : Hocam çok teşekkürler, sizi yorduk, bize zaman ayırdınız. Allah razı olsun.

Pamak : Sizden de Rabbimiz razı olsun ki, hakikate dair tespit ve düşüncelerimi açıklamama vesile hazırladınız. Rabbimiz hepimizden razı olsun ve ayaklarımızı tevhidi istikamette sabit kılsın inşallah.

İlgili gönderiler

Sisi zindanlarında yatmış İhvan üyesi gençle röportaj

Editor

Mengüşoğlu ile “düşünmek” üzerine

Editor

Ahmed Kalkan’la “İtikaf” üzerine söyleşi

Editor

Yorum bırakın